Hüküm Yalnız Allah'ındır!
| ŞİİLERİN KURAN'I |
|
Şiiler de, aynen Sünniler gibi dinlerinin birinci kaynağının Kuran olduğunu iddia ederler. Lakin uygulamada Sünnilerden çok daha cüretkâr bir şekilde Kuran’a karşı cephe almışlardır. Türkiye’deki Alevilerin, Kuran’la yalnızca sembolik bir ilişki kurdukları taraflı tarafsız herkesçe malum ve aşikârdır. Diğer taraftan Suriye’de iktidar olan Nusayri ve Dürzülerinse sembolik de olsa Kuran’la bir ilgileri kalmamıştır. Zaten bu iki mezhebin mümessilleri açıkça Kuran’ı inkâr ederler. İmamiyenin, Şia grupları içerisinde en az sapkın olanı olduğunu belirttik. Lakin en az yoldan çıkmışı bile Kuran’a karşı açıkça hasmane bir tavır takınmaktadır. Kuran’ın anlaşılmaz, yetersiz, kapalı, detaysız olduğu gibi şeytani türküyü Şiiler de tutturmuşlardır. Gene Sünniler gibi hadislerle Kuran ayetlerinin nesih (iptal) edileceğini savunurlar.[1] Onlara göre Kuran’ı yalnızca masum olarak kabul ettikleri imamları anlayabilir. Başkalarının anlama ihtimali yoktur. Şii mezheplerde, Sünnilerden farklı olarak[2] Kuran’ın bir Zahiri bir de Bâtıni yönü olduğu belirtilmektedir. Bu uydurma kural neticesinde, en temel olaylardan bahseden ayetleri dahi şeytanın bile aklına gelmeyecek şekilde tevil etmekten geri durmazlar. Böylelikle, bu Bâtıni tevil jargonuyla, ALLAH’ın hiçbir sözünün kıymet-i harbiyesi kalmamış olmaktadır. Tüm Şii gruplar, Kuran ve hadislerin Bâtıni yorumları olduğunu savunmaktadırlar ve bu tevilleri ancak masum olan imamların bilebileceği hususunda ittifak halindedirler. Ancak Caferilerle gulatlar (kâfirlikte kaşarlanmış) arasında Bâtıni yorumların uygulanması konusunda ayrılıklar çıkmıştır. Caferiler, Bâtıni yorum haklarını genellikle ehlibeyt, imamet gibi konularda kullanırken, diğerleri hiçbir sınır tanımamışlardır. Kuran’daki her ayetin, Bâtıni bir yorumu olduğunu iddia edip, tüm ayetleri nefsanî bir şekilde tahrif etmişlerdir. Muhkem ayetlerin tamamına müteşabih muamelesi çekerek İslam’ın en temel emirlerini bile bir çırpıda inkâr etmişlerdir. Örneğin; namazı: İmama bağlılık olarak tevil etmişlerdir. Hac: İmamı ziyaret ve ona hizmet etmektir. Oruç: Yeme içmeden kesilmek değil mezhebin sırrını açığa vurmamaktır. Zina: Misakın aksine sırrı açığa çıkarmaktır. Melekler: Bâtıni daileridir. Cennet: Bu dünya nimetleridir. Cehennem: Sırra vakıf olmayanların namaz, hac, oruç ve cihat uğrunda çektikleri sıkıntılardır. (15:99) ayetindeki: “Yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” “Yakin” kelimesini de tevil ederek, bunun mezhep sırlarını öğrenmek olarak açıklamışlardır. Yani mezhep sırlarına vakıf olan birisi için tüm ibadetler kalkmıştır.[3] Ayetteki yakin kelimesinin ölümden kinaye olduğu açıktır. [1] Nehc’ül Belâga, Abdulbaki Gölpınarlı çevirisi, Sayfa 26 [2] Erken dönem Sünnileri desek daha doğru olur sanırım. Çünkü günümüz Sünnilerinin yarısına yakınının bir şekilde bağlı olduğu, tasavvuf tarikatlarının da tamamına yakını oluşumlarını Kuran ve hadisin Bâtıni yorumları üzerine kurmuşlardır. [3] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 219-230; Şamil İslam Ansiklopedisi, Batıniyye maddesi, Durak Pusmaz.
|
Hüküm Yalnız Allah'ındır isimli kitabımıza göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederiz.

