Hanif Murat

Hüküm Yalnız Allah'ındır!

Anasayfa Hüküm Yalnız Allah'ındır MANİFESTO
MANİFESTO

Yüz binlerce yıl önce başladı serüvenimiz. Yeryüzünde kan döken vahşi yaratıkların (2:30) ALLAH tarafından halife seçilmesiyle… Melekleri bile şaşırtan bu tercihin hikmeti; vahşinin isimleri (konuşmayı) öğrenerek yabanlıktan beşeriyete yükselmesi idi.(2:31-33) Bu edinim sonucunda insanlık yeryüzü cennetiyle ödüllendirildi. (2:35) Ta ki ilk günaha kadar. (2:36; 7:19-23) 

İlk günah; kıskançlıkları, ihtirasları, savaşları ve düşmanlığı beraberinde getirdi.(2:36; 7:24) Artık birbirimize düşmanlar olarak inmiştik bir kere.(2:38; 7:24-25)  Ancak RAB bizi hiç yalnız bırakmadı. Çünkü o hep bizimleydi. Anlaşmazlıklarımızı çözümlemek için peygamberler ve beraberinde kitaplar (vahiy) indirdi.(2:213) Fakat insan asla ilk günkü safiyetine dönemedi. Kısa süreli öze dönüşler olsa da inmişti bir kere. Nuh, Hud ve Salih (as) tüm kabiliyetleri ve gayretlerine rağmen başaramadılar. Sonuç, helak olan kavimler… 

Derken dünyanın tamamen karanlıklara boğulduğu bir sırada bir genç, (21:60) diyalektik metotla (6:74-79) hakikati keşfetti. Salt kendi çabasıyla bulduğu bu gerçek, onu ALLAH’ın halili, (dostu) (4:125) insanlığınsa imamı mertebesine yükseltti. Delikanlı bu rütbeye kolay ulaşmamıştı. Kavminden tecrit edilmiş (19:46) ve ateşle imtihan edilmişti. (21:68-69; 29:24) Yıllarca hasretle beklediği (11:71-73) oğlunu boğazlama konusunda bile tereddüt geçirmeyen imam, (37:102-107) en sonunda bazı kelimelerle sınanmış ve sonunda bu payeye ulaşmıştı. (2:124) 

Tüm Hanif Müslümanların babası (22:78) olan bu bilge zata, ibadet menasıklarının tamamı öğretildi. (21:73; 2:128) İnsanlığın dinsel evrim sürecinde önderlik, zalim olanları müstesna onun nesline verildi.(29:27; 19:58; 19:49; 2:124)  Böylelikle Sünnetullah gereği hak, tedrici olarak tüm âleme yayılabilecekti. Ardı ardına peygamberler gönderiliyor, insanlık iki ileri bir geri gittiği tekâmül sürecinde sürekli pişiyordu. Ancak liderlikteki başat unsur Yakubiler, (32:24; 2:47; 2:122) tüm zemini oluşturabilmiş olmalarına rağmen çağrıyı evrensel boyuta taşı(ya)madılar.   

Ve ALLAH insanlığın zirve noktasındayken halilinin duasına (2:129) da icabet ederek harem halkından onlara kitabı ve hikmeti öğretecek son nebisini seçti. (2:151; 3:164; 62:2) Çünkü İsmail evladı Ümmiler, Yakup (İsrail) soyu gibi fıtratlarını bozup Haniflikten alabildiğince uzaklaşmamışlardı. İbrahim’i kendi çaplarında takip ediyor, (3:67) tek bir ALLAH’a inanıyor (29:61; 31:25; 39:38; 43:9,87), namaz kılıp (8:35; 107:5),  oruç tutup (2:183) haccı da eda ediyorlardı (9:19). Kendilerine Arap (9:90; 9:97-98; 9:101; 9:120; 48:11; 48:16; 49:14)  denilen bu ümmiler (3:20; 3:75; 7:157-158); Hadariler ve Bedeviler (33:20) olarak iki şekilde kategorize edilmişlerdi. En şereflileri Kureyş kabilesi idi. (106. sure) 

Hatem’ül Enbiya’yı (33:40) da bağrından çıkaran bu kabile, tüm Arapların saygı duydukları Kâbe’nin hizmetkârları olduklarından, tüm diğer Arap kabilelerinin haklı olarak teveccühünü kazandılar. Özellikle hicretten elli yıl kadar önce meydana gelen “Fil vakıası” (105. sure) sonucunda Kâbe’nin prestiji oldukça yükseldi. Aynı durum onun hadimleri olan Kureyş’in de saygınlığını benzer şekilde arttırdı. Böylelikle eşkıyalık ve emniyetsizlik sebebiyle kimsenin seyahat bile etmeye cesaret edemediği Arap yarım adasında kolaylıkla ticaret seferleri düzenleyebildiler. Habeşistan, Sasani ve Roma İmparatorluklarından elde ettikleri ticari imtiyazlarla adet haline getirdikleri yaz ve kış seferleri (105:2) sonucunda tüm Ortadoğu ticaretini tekellerine aldılar. Bunun sonucunda hac dönemlerinde nüfusu yüz bine varan Kureyş’in şehri Mekke, Tüm dünyanın en büyük din, ticaret, turizm, kültür ve sanat merkezi haline geldi. Ticaret için gerekli lakin asrı için lüks olan okuma yazmayı Kureyş’in tamamına yakını biliyordu. Din ve şiiri merkezine yerleştirmiş bu toplum, edebi anlamda geçmiş ve gelecekte kimsenin ulaşamayacağı bir seviyedeydi. Böylelikle kıyamete kadar yürürlükte kalacak son kitaba mazhar oldular. 

Ancak Kureyş’in bu gelişmişlik düzeyi bedevilikten gelen pek çok artılarının kaybolmasını doğurdu. En büyük zayiatları kuşkusuz fıtratlarını bozarak yalın bir din anlayışı yerine binlerce kural ve kaidesi (5:103; 6:136-145) olan dinsel doktrinler benimsemeleriyle ortaya çıktı. Ticaret neticesiyle yoğun ilişki içerisinde bulundukları diğer Sami halklardan etkilenmişlerdi. Her türlü dinsel fraksiyonun membası olan Samilerin, toy kardeşleri Kureyş’i etkilememesi düşünülemezdi zaten.  Böylelikle kitabi olmasa da kitaplı dinlere taş çıkaracak derecede çetrefilli bir dine sahip olmuşlardı. 

Peygamberlik tespihinin son boncuğu, açıktan davete başladığında şiddetli bir tepki verdiler. Çağrıya peygamberimizin yakın çevresi ve aşağı tabakadan birkaç kişinin dışında icabet eden olmadı. Çünkü atalarından uzanmış ipe sımsıkı sarılıyorlardı (2:170; 5:104; 7:28,70; 11:62,87,109; 12:40; 21:53;  26:74;  28:36; 31:21; 43:21-24). Dosdoğru yolda olduklarına dair en ufak bir kuşkuları yoktu (6:23; 16:125; 53:30; 83:32). Kuran’ın kendilerini müşrik olarak tanımlaması baskılarını iyice arttırdı. Çünkü kendilerini muvahhit zannedip kutsallaştırmış oldukları nesne ve kişilere sadece kendilerini ALLAH’a daha fazla yaklaştırsın diye tabi olduklarını ileri sürmekteydiler (39:3). Müslümanları ise sapkınlar olarak niteliyorlardı. (38:62,63; 16:125; 53:30; 83:32)   

Bu kararlılıkları ve inatçılıkları yüzünden tam 13 yıl boyunca Kuran’ın mucizevî özelliği (29:50,51) ve Resulullah’ın tüm gayret ve çabalarına karşın Mekke’de yalnızca birkaç yüz kişi ihtida etti. Nitekim Efendimizin Kureşy’ten umudunu kestiği ve artık Mekke’de hayat hakları olmadığı bir sırada mesaj, Medineli bedeviler tarafından yankı buldu. Medineliler, Hanif fıtratlarını bozmamış olduklarından kolaylıkla davete icabet edip küçük bir münafık azınlık haricinde ateşli bir şekilde İslam’ın yardımcıları (Ensar) (9:100, 117; 61:14)  oldular. Bir devlete kavuşan İslam, özellikle Kureyş’in güdümünde olmayan kuzey kabilelerinin de katılımıyla çığ gibi büyüyordu. İslam’ın önlenemez yükselişini engellemek için Kureyş pek çok savaş tertip ettiyse de muvaffak olamadı.  

Hicretin 8. yılında Mekke’nin fethiyle (48:24, 25) müşriklik tüm dayanağını yitirdiğinden süratle bitme noktasına geldi. Çok kısa zamanda tüm Bedevi kabileleri zaten Kureyş’in gazlamasıyla ayakta duran dinlerini terk edip dalga dalga İslam’a girdiler. Hicri 10 yılında Kuran’ın tamamlanması ve dinin kemale ermesinin (5:3) ardından Hz. Muhammet (sav) görevini tamamlayarak ahirete irtihal etti. Ardında tüm Arabistan’a hükmeden bir devlet, binlerce iyi yetişmiş davetçi ve en önemlisi Kuran’ı bıraktı. ALLAH’ın resulüne salât ve selam olsun. 

İslam dininden aldıkları şevkle Araplar, çok kısa bir zaman içerisinde müstekbir iki imparatorluğu yerle bir ettiler. Üçüncü halifenin devrinde İslam sınırları batıda İspanya içlerinden[1] doğuda Türkistan ve Sind’e kadar ulaşmıştı. Bu muazzam fetih hareketi faydası kadar riski de bünyesinde barındırıyordu. On yıldan az bir süre zarfında yüzlerce ırk, dil, din ve mezhep İslam bünyesine katılmıştı. Mevcut Müslüman nüfus, bir anda ona katlandı. Dolayısıyla azaya yeni katılan bu unsurların adaptasyon süreci sıkıntıları da beraberinde getirecekti. İster kötü, isterse iyi niyetle eski köklü dinlerini bırakıp İslam’a girenlerin eski kangren olmuş inanışlarını bir çırpıda atmalarını beklemek haksızlıktır.  

Kaynayan bu kazan dördüncü halifenin devrinde patlak verdi. Dönem Müslümanları üç ayrı şekilde kümelendiler: 

1-     Tüm fütuhatı gerçekleştiren Bedeviler ve Kuzey Afrika ve İspanya’nın fethinde aslan payına sahip göçebe Berberiler.

2-     Kılıç zoruyla İslam’a girmiş Kureyş, Sakif [2] ve Müslüman olup onlarla çok kısa sürede kaynaşarak Araplaşan Samiler.[3]

3-     Büyük bir imparatorlukları ve köklü dinleri olan lakin İslami fetihlerle tüm ayrıcalıklarını yitiren İranlılar.  

Bu üç grup, tamamen farklı backgrounda sahip olmaları hasebiyle ister istemez aralarında çekişmeye girdiler. Asıl mesele dini olmakla beraber ekonomik, kültürel, sosyal, tarihsel ve siyasal pek çok etmen ihtilafı körüklüyordu.  

3’üncü Halife’nin katledilmesiyle başlayan fitne, kısa sürede tüm İslam ülkesini ateşe çevirdi. Yeni halifeye 1’inci ve 3’üncü gruptaki halklar biat etmişken 2’nci şubeye dâhil olanlar 3’üncü Halife devrinde elde ettikleri imtiyazları kaybedeceklerini bildiklerinden Şam Valisi önderliğinde Halife’ye başkaldırdılar. Uzun zamandır birbirlerine diş bileyen bu iki grubun savaşmaları gecikmedi. Tarihçilerin Sıffin olarak adlandırdıkları bu savaşta 1’inci ve 3’üncü grubun aslında çelişik ve birbirlerine pamuk ipliğiyle bağlı olduklarını fark eden Şam tarafındaki siyaset dâhisi Amr b. As, savaşı tam kaybedecekleri sırada[4] mızrakların ucuna Kuran’ı koymak suretiyle Hz. Ali tarafını birbirine düşürdü.[5] 3’üncü kümenin savaş meydanında bulunması dinden çok siyasi sebeplere dayandığı için daha fazla kayıp vermemek adına İmam Ali’yi ölümle tehdit ederek[6] onu tahkime zorladılar.[7] 1’inci grup ise Emevilerin İslam’la hiç ilgilerinin olmadığını bilmelerinden ve bu fitnenin ancak kılıçla çözüleceğine kanaat getirdiklerinden “hüküm yalnız ALLAH’ındır.” [8] diyerek hakemleşmeyi protesto edip dönüş yolundaki ordudan ayrıldılar. [9] 

Böylelikle üç farklı grup üç ayrı siyasi bayrak altında toplanmış oldu. Birincilere Harici, ikincilere Sünni, üçüncülere ise Şii denilecekti. Başlangıçta ameli ve itikadı hiçbir farklılığı bulunmayan bu siyasi fırkaların yalnızca tabanları ve üslupları değişikti. Savaş meydanında Hz. Ali’yi ortada bırakan Şiiler, zincirleme bir şekilde imamın şahadetine kadar hep ona ihanet ettiler.[10] Ardından aynı akıbete Oğlu Hasan’ı [11] da maruz bırakarak onun hilafeti Muaviye’ye devretmesine sebep oldular. [12] Böylelikle Emeviler, Haricilerin haricindeki [13] tüm ümmetin halifesi statüsüne gayri meşru bir şekilde yükselmiş oldu. 

Emevilerin her açıdan takındıkları İslam dışı tutumlar,[14] süratle dinini dünyasına değişmemiş Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılanıyordu. Hoş Hariciler onlara hiç biat etmemiş olsalar da şöhretsiz Bedeviler olduklarından erken dönemde tehdit değillerdi. Fıskını gizli icra eden Muaviye helak olup yerine küfrünü alelade sergilemekten imtina etmeyen Yezit geçince içlerinde pek çok kanaat önderinin de bulunduğu Müslümanlar infiale kapıldılar. Tabi ki akla gelen ilk alternatif peygamberimizin torunu İmam Hüseyin idi. Küfeli Şiiler,[15] on binlerce[16] mektup yollayıp “Babana ve ağabeyine yaptıklarımızı sana yapmayacağız.” [17] deyip yeminler ederek imamı şehirlerine davet ettiler. Ancak hıyanetleri tekrar nüksetmiş olacak ki tarihin görmüş olduğu en vahşi şekilde İmamı ve tüm Evlad-ı Resulü kendi elleriyle Kerbela’da şehit ettiler.[18]  

Hiç kuşkusuz Yezit’in fıskı fücuruna sadece İmam Hüseyin değil pek çok ileri gelen karşı çıktı. Peygamberin kenti Medine’de Ensar’ın çocukları da yeniden ALLAH’ın dinine yardım etmek için başkaldırdılar.[19] Tarihe “Harre” trajedisi olarak geçecek bu olay sonunda Emevi ordusu, tüm erkekleri katledip[20] kadınlara tecavüz[21] ettikleri gibi, şehirde de taş üstünde taş koymayacaklardır.[22] Bu zafer (!) haberleri kendisine iletildiğinde Yezit melunu Bedir’de öldürülen müşrik dedelerinin intikamını Kerbela’da Haşimilerden ve Harre’de de Ensar’dan aldım diyerek beyitler okuyacaktır.[23] Ensar ve Haşimilerden intikamlarını alan Emeviler için artık sıra Muhacirlerin çocuklarına gelecektir. Onları da Mekke’de kıyam etmiş Abdullah b. Zübeyir’le beraber Kâbe’nin içerisinde Kâbe’yi de mancınıkla yıkarak[24] hunharca katledeceklerdir.[25] 

Böylesine büyük bir sindirme operasyonundan sonra Emeviler’e “Sonunu düşen kahraman olamaz.” Parolasıyla hareket eden Haricilerin dışında kimse ses edemedi. Onlar da yüzlerce kez başkaldırmışlar ve her isyanları kanlı bir soykırımla sonuçlanmıştır.[26] Emeviler döneminde başta 120 bin [27] Müslüman’ı kılıçtan geçiren Haccac-ı zalim olmak üzere milyonlarca masum Müslüman katledildi. Bunların çok büyük bir kısmı Harici Araplardı. Arap milliyetçisi olarak tanımlanan Emevilerin gerçek Arap olan Bedevi soykırımı yapması onların aslında Müstearap şovenisti olduklarını da ortaya koyuyordu.  

Yaklaşık bir asır hüküm süren Emevi tağutu, yerini başka bir azgın olan Abbasilere bıraktı. Abbas oğulları, İslam düşmanlıklarını Emeviler gibi amatörce değil sistemli ve programlı bir şekilde yerine getirdiler. Emeviler’in iktidarda kaldıkları sürece tek bir kırmızıçizgileri vardı; o da saltanatlarını muhafaza etmek. Bu amaç uğrunda iktidarlarını sağlamlaştıracak hadisler uydurtmak ve aleyhlerindeki Kuran ayetlerini geri plana attırmanın dışında profesyonel bir tutum içerisine girmediler. Lakin Abbasiler başta hadis yazımının önündeki engelleri kaldırıp teşvik etmek [28] olmak üzere pek çok şekilde İslam dinini temelden dinamitleyen eylemlere imza attılar. Yazılan tüm hadis kitapları, ameli ve İtikadî mezhepler bu devrin ürünüdür.  

Bu dönem ALLAH’ın son mesajının dejenere edildiği utanılası bir çağdır. ALLAH’ın kitabının: eksik, yetersiz, mücmel, detaysız, anlaşılmaz, tahrif edilmiş ve zor olduğu yalanları bu devirde ortaya çıktı. Kuran’ın devreden çıkmasıyla beraber uzunca bir zamandır uykuya yatmış durumdaki “halkların İslam öncesi inanışları” başta hadislerden aldıkları ilhamla bu devirde hortladı. Her birisi ayrı çelişkili rivayetler manzumesi üzerine bina edilmiş ameli ve İtikadî mezhepler, Müslümanların tekrardan vahdete ulaşabilmelerini hayal kıldı. Abbasilerin yönetimleri süresince ortaya çıkan Kuran dışı oluşumlar, ümmetin dünyasını zindan ettiği gibi ahiretini de tamamen kararttı.  

Derken hicri 4’üncü asırda Abbasilerin hüküm sürdüğü toprakların büyük bir kısmında yeni bir devlet belirdi. Kendilerinin Fatma annemizin soyundan olduğuna iddia eden bu zümre, Fatımiler devletini kurdular. Bu devletin resmi mezhebi İsmaililikti. [29] Bu mezhep, dinin her türlü emrini inkâr eden sadece imama itaat etmeyi vazeden gnostik bir hareketti. [30] Bâtıni bir dinin zahiri kâfirleri olan Fatımiler dönemiyle ümmet Kuran’ı tamamıyla terkedilmiş bırakmış, yani toplu halde irtidat edilmişti. (25:30) 

ALLAH Kuran’da Arapların dinden dönerlerse yerlerine cihat edecek başka bir kavim getireceğini buyurur (48:16; 5:54). Bu buyruk gereği artık Arapların İslam’a zararlarının yararlarından çok olduğu bir sırada ALLAH iki yeni kavimle dinini destekledi.  

Birincisi zaten uzunca bir zamandır Cezayir ve Fas’ta Rüstemiler ve Safaridler adındaki iki Harici devletleri bulunan Berberilerdi. Berberilerin şüphesiz en büyük hizmetleri İspanya ve Kuzey Batı Afrika’ya hükmeden imam İbni Tumert’in 1123’te kurduğu tamamen Hanif [31] esaslara göre teşkilatlanmış Muvahhitler devletidir. Endülüs merkezli bu devlet zamanında İslam Rönesans’ı yaşandığı gibi, Senegal’den Nijerya’ya kadar olan kara kıta Müslümanlaştırılmıştır. Ayrıca bu devlet haçlılığın en zırzır zamanlarında onlarca Avrupa devletini tek başına süpürebilmiştir. Lakin 1269’da başta zamanla ilk günkü Hanif heyecanı yitirmek olmak üzere çeşitli sebeplerden ötürü devlet yıkılmış ve en az Maşrik kadar güçlü ve köklü olan mağrip İslam’ı günden güne eriyip gitmiştir.  

Diğer kavim ise sadece mağripte sınırlı bir alana temayüz eden Berberilerin aksine geri kalan tüm İslam âlemini domine edecek ve yepyeni yerler fethedecek Türklerdir. Türkler, İslam’a girişleri kasti olarak üç asır geciktirilmiş bir millettir. Halife Osman zamanında Türkistan’a ulaşan İslam hudutları bir asırlık Emeviler zamanında sadece çapul için Fergana şehirlerinin yağmalanması ile aşılmıştır.[32] Fergana haricindeki asıl büyük göçebe Türk kitleye davetçi göndermek şöyle dursun, Müslüman olanlara bile çeşitli zorluklar ve engellemeler çıkartılarak İslamlaşmanın önüne geçilmiştir. Bu üç asırlık kaybın hem İslam’a hem de Türklüğe büyük zararları dokunmuştur.  

Emeviler zamanında Türklere İslam’ın ulaştırılmamasındaki en büyük gerekçe; fetihlerin İslam’ı yayma önceliği yerine ganimet toplama hesabına göre düzenleniyor olmasıdır. Çünkü Türkler yerleşik olmadıkları için yakalaması zor, savaşçı oldukları için riskli ve astarı yüzünden pahalı olacak şekilde ganimet açısından zayıf bir milletti. Fergana ise yerleşik hayata geçmiş Budist Türklerin meskûn olduğu bir bölgeydi. Taşkent, Semerkant, Buhara ve Merv gibi büyük kentleri barındığından ganimet için elverişliydi. Bu yüzden sürekli talan edilmiştir. [33] Müslüman olanlarından bile cizye alınmıştır. [34] Oysaki Budizm gibi köklü bir dine sahip bir toplum yerine göçebe Gök Tanrı dinine inanan fıtratı bozulmamış göçebe Türklerin davet için daha elverişli oldukları aşikârdır. Türklerin savaşçı özelliklerinden ötürü İslam’a girip hilafeti ellerinden alacaklarından korkmuş olacaklar ki, “terek el etrak” (Türkleri terk edin…) tarzında Türkleri İslam’dan uzak tutmaya yönelik onlarca hadis uydurmuşlardır. [35] 

Resmi tarihin, Türkler 751 Talas savaşından [36] sonra Müslüman oldu söylevleri hiçbir bilimsel dayanak içermez. Gene aynı resmi tarih 10’uncu asrın sonlarında yaşamış Saltuk Buğra’yı ilk Müslüman Türk hükümdar olarak tanımlayarak kendi kendisini tekzip etmektedir. Talas savaşında olansa, kendi göçebelerini Harici olduklarından soykırıma uğratan Arapların gafletleri yüzünden küllerinden yeniden dirilen Roma’ya karşı savunmasız kalması ve bu harpte Türklerin savaşçı özelliklerini görüp, Türkistan’dan asker transfer etmeye başlamalarıdır. Kısa bir süre sonra Abbasi devleti, Türk askerlerin egemenliğine girmiş olsa da [37] Müslüman olan yalnızca lejyonerlerimizdi. Anavatan’da ise herhangi bir kıpırdanma yoktu. Zaten Abbasilerin binlerce detay içeren resmi mezhebi göçebe Türklerin ilgisini çekmekten uzaktı.  

11’inci asırda Müslümanlar neredeyse bitme noktasına gelmişken ilahi söz uyarınca ALLAH, yeni bir ulusa hidayet verdi. Bu budunun Peygamber dönemi Arapları ve sonraki Berberileriyle ortak bir noktası vardı; göçebelik.  

Göçerlik sanıldığının aksine ilkel bir yaşam türü değildir. Her türlü medeniyetten yoksun Afrika ve Amerika yerlileriyle kıyaslanmamalıdır. Ortaçağ dönemi göçebeleri, ekonomi, özgürlük, itibar, sosyal statü, tüketim olanakları açısından konmuşların gıpta ettikleri bir konumdaydılar. Kadın, çocuk yaşlı demeden her Yörük’ün ancak şehirli asilzadelerin sahip olabildiği devrinin Ferrarileri olan atları vardı. Et, süt, peynir ve yoğurt gibi ancak şehirli jet sosyetenin tüketebildiği besinler onların ellerinin kiriydi. Hayvan ticareti ve hayvansal ürünler her dönemde kıymetli olduğu için şehirlilere nazaran oldukça zengindiler. Hemen hemen tüm ihtiyaçlarını kendi içerilerinde karşılayabildiklerinden tüketim masrafları yoktu. Bu sebepten servetlerini sürekli arttırıyorlardı. Öyle ki bir çeri, şehre alışveriş için bir ulak gönderdiğinde şehrin esnafları, elçinin önünde el pençe divan duruyorlardı.  

Özgürlük ve itibar hususunda feodaller, onun üzerinde beyler ve sultan hiyerarşisi içerisinde büklüm olmuş köylülere nazaran her biri birer Bey’di. Göçebe kabileler, sömürü düzenine göre değil eşitlikçi bir yapıda örgütlenmekteydiler. Çünkü göçer bir dünyada herkes aktif olabildiği oranda etkindir. Kabile şefinin dört duvar arasında muhafızlarla korunmadığı ve sürekli hareket halinde olduğu bir yaşantıda, kimse üzerinde tasallut kurabilmesi söz konusu değildir. Cebbar olmaya yeltenen beyin ilk göç esnasında punduna getirilerek katledilmesi olasıdır. Sürekli hareket ve teyakkuz halinde olunduğundan eşitliğin de getirisiyle tüm kabile üyeleri: “Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için.” parolasına sahiplerdi. Ancak bu şekilde bozkırın çetin koşullarında hayatta kalabilir ve hayranlık duyulan yaşantılarını devam ettirebilirlerdi. 

Göçebeler, çok iyi beslenmelerinden, sürekli hareket halinde olmalarından ve doğal seleksiyon sonucu yalnızca güçlülerin hayatta kalabileceği[38] bir düzene sahip olduklarından yerleşiklere nazaran fiziksel olarak belirgin bir üstünlüğe sahiptiler. At üstünde doğmuş oldukları için mahir süvarilerdi. Surlarla çevrili güvenlikteki şehirlerde yaşamadıkları için ailelerini koruyabilmek adına cesur olmalıdırlar. Daima boylar arası savaşlar vuku bulduğundan savaş sanatlarında uzmanlaşmışlardır. Takım halinde savaştıklarından, bir askeri eğitime ihtiyaç duymadan doğuştan askerdirler. Sosyolojinin babası olarak kabul edilen İbni Haldun’un Mukaddime adlı yapıtı tamamen bedeviyet ve medeniyet arasındaki bizim bir kaç cümleyle ortaya koyduğumuz realiteyi işlemektedir. 

Göçebelik, din hususunda da yerleşik hayata göre fıtratın bozulmamasına azami katkı sağlar. Göçerler yerleşik köylüler gibi durağan olmadıklarından düşünceleri statik değildir. Sürekli hareket halinde olmaları sebebiyle algılanması için uzun soyut mantalitenin gelişmesini gerekli kılan çetrefilli doktrinlere itibar etmezler. Konu İslam dini olduğunda hep doğru sonuçlar verecek düz mantığa sahiptirler. Sadece yerleşiklerin uygulayabilecekleri kılı kırk yaran ritüellere oldukça uzaktırlar. Sürekli savaş halinde bulunduklarından İslam’ın emrettiği gaza, cihat ve şehitlik onlar için çok da ağır gelmez.  

Göçebelerin bu müspet özellikleri yalnızca İslam özelinde değil, tüm semavi dinlerde kendisini bulur. Hadarilerin ürettikleri beşeri dinlerin karşısında semavi dinlerin yılmaz savunucuları genellikle göçebelerdir. Örneğin kavimler göçü neticesinde Hıristiyan topraklara gelen barbar kavimler, Katoliklik ve Protestanlık yerine hep Aryanizmi tercih etmişlerdir. Aryusçuluk olarak da adlandırılan bu mezhep, İznik konsilinde sapkın ilan edilen [39] Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olması iddiasını yani teslisi reddeden gerçek Nasranîlerin mezhebidir.[40] Vandallar, Gotlar, Vizigotlar, Slavlar ve Berberiler [41] kavimler göçü sonrasında Aryusçuluğu benimseyen göçebe uluslara en çarpıcı örneklerdir.  

Hıristiyanlık için işleyen bu toplumsal kuram, İslam’da da aynen geçerli olmuştur. İslam mesajını kolaylıkla kabul eden ve bu davayı canı gönülden destekleyen milletler hep bedevilerdir. Tahrip edenlerse Sünniliği çıkaran Samiler, Şiiliği oluşturan İraniler ve Tasavvufu ortaya atan Hintliler örneklerinde olduğu gibi hep yerleşiklerdir. Çünkü medeniler krallara karşı savunmasız olduklarından onların dikte ettikleri dinsel görüşü kolayca benimserler. Ayrıca fıtratlarını bozmuş olduklarından fıtrat dinine karşı kör bir tutum takınırlar. 

Türklerin din seçimi yerleşik hayata geçmeleriyle paraleledir. Konanlar kondukları bölgenin beşeri dinini benimseyerek ulusal kimliklerini kısa sürede yitirerek tarih sahnesinden silinmişlerdir. Hıristiyanlığı seçen Bulgarlar, Hunlar ve Macarlar; Yahudiliği seçen Hazarlar [42], Hinduizm’i seçen Akhunlar, Taoizm’i seçen Hun ve Tatar boyları; Sünniliği seçen Irak, Suriye ve Mısır Türkleri; Şiiliğe geçen İran Türkleri… Buna mukabil Hanif İslam’ı seçen göçebe Türkimanlar, aynen bedevi Araplar gibi tarihte hiç ulaşamadıkları bir uygarlık seviyesine hem de ulusal kimliklerini yitirmeden ulaşmışlardır. 

Diğer dinlere geçip asimile olanları saymazsak, ana göçebe kitle İslam öncesinde hep Gök [43] Tanrı dinine [44] [45] inanmaktaydı. Resmi tarihin ifade ettiği Gök Tanrı dininin İslamiyet’e çok yakın olduğu hem doğrudur hem yalandır. Yakınlık hangi İslam’dan bahsettiğimizle doğru orantılıdır. Gök Tanrı dini, beşeri Sünnilik ve Şiiliğe ne kadar uzaksa semavi Hanifliğe o kadar yakındır. En basitinden Sünniler ve Şiiler ALLAH’ın her yerde olduğunu söylerken Kuran, ALLAH’ın gökte olduğunu buyurur. (67:16-17) Gök Tanrı dini, pek çok putperest eğilimleri olmakla beraber özünde tek tanrıcı bir dindir. [46] Gök Tanrı tektir, birdir, herkesi yaratmıştır, Mahşerde herkesi yargılayacaktır [47], iyi olanları 7 kat [48] olan gökteki uçmağa (cennet) kötü olanları da 7 kat olan yeraltındaki yerliğe (cehennem) atacaktır. Gök Tanrı: Erdenay (vahiy meleği-cebrail) aracılığıyla yalvaç (nebi) ve ulaklarına (resul) kişilere iletmesi için buyruklarını bildirir. Satılay (şeytan) kişioğlunu kandırır ve onları yoldan çıkarır. Acuna (dünya) töre (şeriat) egemen kılınmalıdır. Alplerin (gazi-mücahit) yegâne görevi budur.  

Görüldüğü gibi Gök Tanrı dini, Kuran’ın vazettiği İslam diniyle pek çok açıdan benzerlik göstermektedir. Bu bilgileri Türklerin ALLAH’ın her topluma gönderdiği (16:36) gibi kendilerine de yolladığı peygamberler aracılığıyla öğrendikleri su götürmez bir gerçektir. Yoksa İbrahimi dinlerden tamamen farklı bir coğrafyada ve çevresi tamamen Budist, Taocu, Konfiçyusçu, Hindu, Şintocu ve Zerdüştlerle çevrili bir milletin bu tarz inanışlara sahip olması açıklanamaz. Göçebe olunduğundan bu temel bilgiler sulandırılamamıştır. Lakin Gök Tanrı dininin en büyük handikabı; yazılı bir kitaptan yoksun olması ve ifrat derecesinde Hakanlara itaatin bulunmasıdır.  

Tanrıdan kut aldığı belirtilen kutluğ/kutsal Hakanlar öldükten sonra putlaştırılmışlardır. [49] Altay Han, Oğuz Han, Kara Han, Kutluğ Kağan, İstemi Kağan, Ülgen Han ve Erlik Han gibi pek çok Türk Hakanı bu tarz kültlere sıralanabilir. Örneğin Cengiz Han, Erdenay’ın kendisine tarihte meşhur olan Cengiz buyruklarını getirdiğini söyleyerek yalvaç olduğunu iddia eder. Tatarlar, İslam’a girene değin buna iman etmişlerdi. 

İslam’a bu kadar yakın olmalarına rağmen üç asırdır kimsenin kapılarını çalmadığı Türklerin kapısı, 10’uncu asrın başlarında aşındırılmaya başladı. Gelenler resmi mezhepken aforoz edilip, Abbasi yönetimi tarafından kendilerine karşı kıyım başlatıldığı [50] Mutezile uleması idi. Mutezile’nin aklı önceleyen, Kuran’dan feyizlenen İslam yorumu [51] kısa sürede Türkler arasında yankı buldu. Öyle ki sadece yarım asırda başta Oğuz boyları olmak üzere Türklerin büyük bir kısmı İslam’a girdiler. Ancak Türklerin girdikleri İslam, ne Arabın Sünniliği ne de Acemin Şiiliği idi. Zaten isteselerdi de onlara girmeye takatleri yetmezdi. Putperest öğelerinden arındırarak eski Gök Tanrı dinini İslam’la modifiye etmekti bu. Aynen asrısaadette Arapların yapmış olduğunun bir benzerini Türkler yaptılar. Gök Tanrı: ALLAH’a; Kamanlar: babalara; töre: şeriata; yalvaç: peygambere; uçmak: cennete; Satılay: şeytana; Oğuz Kağan: peygamber sahabesine ve Alpler: alperen ve gazilere dönüştü.  

Mezheple, hadisle, sünnetle ve diğer tağuti ilimlerle ilgilenmeyen ve ısrarla da bilgilenmeyen bu coşkun gruba, iman etmiş Türk manasında “Türkmen” ismi verildi. Kuran’dan başka kitap görmemiş, kâfirlerle cihat etmek için yanıp tutuşan, saz eşliğinde ilahiler söyleyip resim ve minyatür yapıp gölge oyunları oynayan, kendi dilinde ibadet eden, kurban bayramında at boğazlayan, şalvar, gömlek ve takkesiyle kendine özgü dinsel kıyafetleri olan, Ali ve evladına derin muhabbet beslerken Rafızi düşmanı, Muaviye ve Yezit’e lanet okurken diğer sahabelere yürekten bağlı, kadınları kara çarşaf ve peçe kullanmayan, öğrenmeye ve bilgiye aç, Kurani emirlerin haricindeki sonradan ortaya çıkmış beşeri haramları hiç iplemeyen marjinal bir gruptu velhasıl Türkmenler. [52] Günümüzde bile onların hangi mezhepte olduklarının kestirilememesi ve hiçbir mezhep şablonuna uydurulamamaları manidar değil mi? [53] 

Kısa bir zaman sonra Türkmenler ilk devletlerini kurdular. Alptekin’in kurmuş olduğu Gazneli devleti, Medine İslam devletine benzer bir hızla büyüdü. Nitekim koca Hindistan’ın fethi gerçekleşti. Hint Fatihi Mahmut’a “Sultan” unvanının verilmesi Türkmenler için bir dönüm noktası oldu. Halifenin başka bir hükümdara sultan (yetki) vermesi bir bakıma egemenliğini paylaşması anlamına geliyordu. Buna diyet olarak Mahmut devletini kendisi için de bir tehdit olan Türkmen unsurlardan arındırdı. Yerine Sünniliği ve Hint İslam sentezinden yeni doğmuş tasavvufu ikame etti. 

Kanlarıyla kurmuş oldukları devletten kovulmaları ve Yabguları Arslan’ın esir edilmesi Türkmenlere çok acı geldi. Bir müddet yurt arayışına girseler de, hürriyeti ancak Gaznelileri yenerek elde edeceklerini anladılar. 1040 yılında Dandanakan’da “Ya İstiklal, Ya Ölüm” sloganıyla girdikleri savaştan galip çıkınca kendi devletlerini kurmuş oldular. Tuğrul Bey, devletinin resmi mezhebi olarak Mutezile’yi seçti. [54] Vezirliğe ünlü mutezile bilgini Kinduri’yi getirdi. [55] Sıra dışı bir ivmeyle büyüyen devlet 1052 yılında Büveyhileri ortadan kaldırıp Bağdat’ı fethederek, fiiliyatta halifeliği yani tüm Müslümanların liderliğini ele geçirdi. Bağdat ve diğer büyük kentlerdeki devasa Sünni ve Şii kütüphanelerini ateşe veren imam Tuğrul, kuşkusuz beşeri doktrinleri yok etmeyi arzuluyordu.  

Tuğrul Bey vefat ettiğinde, devleti Kaşgar’dan Akdeniz’e kadar uzanmaktaydı. Yerine yeğeni Davut geçti. Ancak Davut’u kardeşi Alparslan, Sünnilerin desteğini alarak devirdi. İlk iş olarak, Sünnilerin İtikadî mezhep imamları Eşari’ye Cuma namazlarında tüm camilerde lanet okutturacak kadar Sünnilik düşmanı [56] olan vezir Kinduri’yi idam ettirip, yerine kendisini göreve getiren ekibin başı Nizam’ül Mülk’ü atadı. [57] 

Nizam, tesirleri günümüzde bile kuvvetle devam eden Ehlisünnet ve’l cemaat doktrinini uygulamaya koyuldu. Bu projeye göre onlarca ameli mezhepten dört tanesi seçilip koalisyon yapılacak, itikatta ise Eşari tek geçilip medya desteği ise o güne kadar sapkın nitelenen tasavvufçular eliyle sağlanacaktı. Bu ülküyü hayata geçirmek için 23 kentte Nizamiye üniversiteleri açıldı. Bu okulların esas gayesi yeni ortaya atılmış ehlisünnet tezini hayata geçirebilmekti. Çünkü o güne değin bu dört mezhepte olmak üzere tüm ekoller, birbirlerini tekfir ediyorlardı. Ehlisünnet dışı olan Türkmenler için tekrardan kurdukları devletten kovulma sırası gelmişti. Çünkü Fars olan Nizam, her türlü devlet kadrosuna soydaşlarını doldurmakla kalmamış, Irak ve İran topraklarında tek bir Türk’e bile tahammül edememişti. Bu günden sonra Selçuklu devleti, aynen Gazneliler de olduğu gibi Türklükten çıkıp Fars kimliğe büründü.  

Nitekim Türkmenler, yeni fethedilen Anadolu topraklarına zorunlu göçe tabi tutuldular.[58] Zaten dışlandıkları için kendi devletlerine dargın olan ve yeni yurtta özgür beyliklerini kurabilecekleri iznini alan Türkmenler, topluca Anadolu’ya göç ettiler. Türkiye’yi vatan yapan Türkmenler, başta Danişmentliler devleti olmak üzere ahiler [59] öncülüğünde Türk İslam Rönesans’ını ortaya koydular. [60] Bu sırada Anadolu’yu Türkleştirmişler ve Müslümanlaştırmışlardı. Türkmenler hem de haçlı gailesine tek başlarına karşı koyarak bu olağanüstü başarıyı kazanmışlarken, Selçuklular, Türkmenleri saf dışı edip Sünniliğe geçmenin faturasını acı ödediler. Devlet, onlarca küçük atabeyliğe bölünerek tarih sahnesinden herhangi bir dış etkiye maruz kalmadan usul usul çekildi.  

Derken Konya merkezli Türkiye Selçukluları tüm Anadolu beyliklerini bir bayrak altında topladı. Alâeddin Keykubat [61] devrinde altın çağını yaşayan Türkmenler, bilindik akıbete Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında uğradılar. Sözde Türk sultanı olan Keyhüsrev, [62] Tatarlardan kaçan Sünni Farslara[63] devletin tüm kapılarını açarken, gelen Türkmenleri ülkesine sokmadığı gibi, mevcut Türkmenlerin yerine de Farsları ikame etmeye başladı. [64] Kuruluş aşamasında göçebe unsurları kullanıp, sistemini oturttuktan sonra dizginleyemediklerinden ötürü bu grupların tasfiye edilmesi, diktatör olma arzusundaki her sultanın tutkusu ola gelmiştir. Nasıl Emevi ve Abbasiler devrinde devletin kurucu unsuru bedevi Araplar soykırıma uğramışlarsa, benzer makûs talih Türkmenlerin de yakasını hiç bırakmamıştır.  

Keyhüsrev, resmi mezhep olarak mistik Sünniliği, resmi dil olarak da Farsçayı seçip, tüm bürokrasi kadrosunu teslim ettiği [65] Farsların; “Akılsız Türkler” “Pis Türkler” “Harici Türkler” “Dinsiz Türkler” [66] diye aşağıladıkları Türkmenleri katletmeye girişti. Buna tepki olarak Türkmenler, Baba İlyas’ın önderliğinde 1240’ta başkaldırdılar. Türkmenlerden en az Farslar kadar rahatsız olan Bizans ve Haçlı Frenklerin [67] yardımıyla kıyam kanlı bir şekilde bastırıldı. Baba İlyas ve Baba İshak’ta olmak üzere on binlerce Türkmen kılıçtan geçirildi. [68] 

Türkmenlere soykırım yapıp tamamen savunmasız duruma düşen Selçuklu devleti, ilahi bir kırbaçla 1243 yılında Tatarlar tarafından işgal edildi. Lakin Tatarlar da kendilerine kayıtsız şartsız itaat eden Farslar ve yerli uşaklar yerine Türkmenleri hedef aldılar. Kâfire itaat etmeyi küfür (18:28; 25:52; 33:48; 33:1; 68:8-14) olarak gören Türkmenler, var güçleriyle Moğollarla çarpıştılar. Yüz binlercesi bu putperestler eliyle katledildi. [69] 

Tatar istilası altında kukla bir yönetim mevcuttu. Türkmenler ise bunu asla kabul edemiyorlardı. Mücadele hem Moğol’a hem de yerli işbirlikçilere karşı veriliyordu. Savaş askeri alanla sınırlı değildi. En büyük psikolojik harp, din üzerinden verilmekteydi. İşbirlikçi Farslar ve Saray, Mevlahum Celalettin Rumi’nin ruhani liderliği etrafında kenetlenmişlerdi. [70] Mevlahum ülkesi işgal edilmiş ve namusuna tecavüz edilmiş bir ülkenin evlatlarına savaşmamayı, hangi koşul ve şart altında olursa olsun Moğollara itaat etmeyi emretmekteydi. [71] Mevlahum’un karşısında ise Ahi Evren (Nasrettin hoca), Hacı Bektaş,[72] Yunus Emre, Baba Saltuk, Şeyh Edebali gibi Baba İlyas’ın talebeleri olan Türkmen şeyhler konuşlanmıştı. II. İzzettin Keykavus [73] liderliğinde Moğollara ve yerli uşaklara karşı başkaldıran Türkmenler, 1261 yılında feci bir mağlubiyete uğradılar. Heyhat! İçlerinde Ahi Evren’in de bulunduğu 10 binlerce Türkmen şehit edildi. [74] Sarı Saltuk ve Keykavus hayatlarını ancak Balkanlara kaçarak kurtarabildiler. [75] Diğer Türkmenlerse Tatar nüfuzunun ulaşamadığı batı kentlerine sığınarak…[76] 

1299 yılı yaklaşık bir asırdır Tatar (Putperest), Frenk (haçlı), Acem (Sünni) ve Rum’un (Ortodoks) elinde kocamış kurt gibi köpeklerin oyuncağı olan Türkmenlerin yeniden yüzlerinin güldüğü senedir. Tatar mezaliminden canlarını uç bölgelere kaçarak kurtaran Türkmenler, kendileri gibi gazi olan Otman’ın [77] [78] önderliğinde Türkmen Şeyhi Edebali’nin feyizleriyle yeni devletlerine kavuştular. Günümüz bir ilçesine tekabül eden bu beylik, temelini saf İslam’a dayayan her devlet gibi muazzam bir gelişme gösterdi. 

En uçta böyle gelişmeler yaşanırken, Anavatan’dan tüm Haniflerin yüzünü güldüren haberler gelmekteydi. Barlas boyundan Timur [79] adında bir yiğit çıkmış ve tüm Türk boylarını bayrağı altında toplayarak, 700 yıldır Hanif Müslümanlara her türlü zulmü reva görenlerden intikam almaya ant içmişti. Tüm zamanların en büyük Türk hakanı ve Hz. Ömer’den sonra en kudretli ikinci İslam Emiri olan Timur, ilk önce Moğollarla yarım kalmış hesabımızı kapattı. Müslüman taklidi yapan ancak hâlâ Cengiz yasalarıyla yönetilen sözde İslam devletlerini tek tek tarihe gömdü. Sonra başta imam Ali, Hasan, Hüseyin ve Zeyd’e [80] ihanet edip arkadan vurmuş olan Acem şiasından öcümüzü aldı. [81] Ardından bir milyona yakın Hariciyi katletmiş Emevi tağutunun ve Müstearaplığın (Sünniliğin) başkenti Şam’a yürüdü. ALLAH’ın kamçısını onlarında sırtında layıkıyla şaklattı. Hurufiler ve Bâtıniler gibi her tarafa zehirli mikroplarını saçan illetlerin de kökünü kazıdı. En sonunda kurucu unsur olan Türkmenler yerine, Hıristiyanları seçip gaza devletini imparatorluğa dönüştürmeye çalışan Yıldırım’a hak ettiği dersi verdi. [82] Maalesef Çin seferindeyken yolda şehit düşen İmam Timur’un ardından çocukları, seferi devam ettirip Çin’i İslamlaştırmak şöyle dursun, babalarının vasiyetini dinlemeyerek taht kavgasına girip, bu mukaddes hamlenin kalıcı olmasına mani oldular.  

Timur Kağan’ın yerinde müdahalesiyle, Otmanlı ağacının erken çıkmış dalı budanarak, devlet asli görevi olan gazaya tekrardan yöneldi. [83] Bu süre zarfında başta İstanbul olmak üzere pek çok yer İslam’a açıldı. Ta ki 1501 yılında dengeleri değiştiren Safevi Devleti ortaya çıkıncaya kadar. Başlangıçta tipik bir Türkmen tarikatı olan Safeviler, [84] Şeyh Cüneyt zamanında defalarca denemelerine rağmen devlet haline gelemediler.[85] Bunun üzerine Türkmenlerle aynı görüşte olunduğu sürece devrim yapamayacaklarını fark eden Şeyh Haydar 1476 yılında U dönüşü yaparak tarikatı Şii bir yapıya bürüdü. [86] 1501’de Akkoyunluları yenip Tebriz’i ele geçiren İsmail, şahlığını ilan etti.  Uyuşuk bir politikacı olan II. Beyazıt olanları seyretmekle yetinince, Anadolu’dan getirttiği Türkmenlerle [87] devletini kuran Şah İsmail, ateşli Şia propagandası sayesinde 1510 yılına gelindiğinde Basra körfezinden-Kafkaslara, Fırat’tan Ceyhun’a kadar ki tüm Şii hinterlandını işgal etti. [88] 

Babasını defalarca uyaran Selim,[89] en sonunda onu tahtından devirdiği sırada (1512) çoktan iş işten geçmişti. Yavuz,[90] 1514’te Kızılbaşların üzerine yürüdü. Görkemli bir zafer elde etmesine karşın tedavide oldukça geç kalınmış olduğundan uru tam olarak alamadı. 1517’de Suriye ve Mısır seferine çıkan Selim, dönerken yanında tüm Ortadoğu’yu ve Halifeliği getirdi. Bu devletin açıkçası mezhep değiştirmesi anlamına geliyordu. Otmanlı devletinin resmi mezhebi statüsündeki Bektaşiliği,[91] Sünnilikle tebdil eden Yavuz, dört temel fayda gütmüş olmalı:  

1-     Sadece Türkmenlerin padişahı olmaktansa tüm Sünnilerin halifesi olmak daha cazip gelmiştir.

2-     Safevi Kızılbaşlığıyla ancak Sünnilikle başa çıkabileceğini düşünmüştür.

3-     Arapları Bektaşi yapamayacağını ancak Türkmenleri kolaylıkla Sünni yapacağını zannetmiştir.

4-     Timur’dan kaçan Hurufilerin sızması [92] ve Balım Sultan’ın (Ö.1516) Bektaşiliği Hıristiyan İslam sentezine bürümüş olması [93] Bektaşiliğe olan itimadı azaltmıştır.    

Aslında bu seçime Yavuz’u şartlar zorlamıştır diyebiliriz. Çünkü o da kralların çoğu gibi ALLAH yerine saltanatına iman etmekteydi. Hanedanının çıkarlarına ne geliyorsa onu yapmayı kendisine borç biliyordu. Lakin Türkmenler, tahmininden de çetin ceviz çıkmışlar ve inançlarını öyle kolay tebdil etmemişlerdir. Yavuz’un hilafetle İstanbul’a geldiği yıl (1519) [94] başlayıp bir asır sürecek “Celali isyanları” boyunca Türkmenler, bir milyonun üzerinde kayıp vermelerinden sonra ateşleri ancak dindirilebilmiştir. Anadolu’nun her köşesinde, her bucağında medrese öğrencilerinin önderliğinde [95] kesintisiz bir şekilde 100 yıl süren bu başkaldırıları, ancak Türk tarihinin “yüz karası” olan Hırvat devşirmesi Kuyucu Murat denilen melun, 150 bin Türkmen’i bir seferde kuyulara gömdürerek durdurabilmiştir. “Büyük kaçgunluk” [96] olarak adlandırılan bu mihnetli asırda, ancak kuş uçmaz kervan geçmez dağlara sığınabilenler kurtulabilmiş, [97] yakalananlar ise zorla Sünnileştirilmiştir. “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.” diyen yüz binler, topluca darağaçlarında sallandırılmışlardır. Yavuz’un deyimiyle “aptal,[98] pis, şerli Türkmenler” [99] kendileriyle beraber imparatorluğu da toprağa gömeceklerdir.  

Hareketli, etken, mücadeleci, üretken ve çalışkan doktrin yerine tembel, uyuşuk, hurafeci, riyakâr, edilgen, akıl karşıtı ve statükocu ekolu benimseyen Eskinin Otmanlı’sı şimdininse Osmanlı’sı, son üç asır boyunca ancak batılı devletlerin birbiri arasındaki mücadeleleri ve açık sömürge şekline girmeleri sebebiyle ayakta kalabildi. Halkın cihada ve çalışıp üretmeye pek vakti yoktu. Çünkü onlar, tuvaletten hangi ayakla çıkılacağı, tırnakların nasıl kesileceği, kaç bin kaç yüz kaç tane salat’ül terficiyeler okunacağı, askerin börkünün nasıl olacağı, matbaanın helal olup olamayacağı, Kuran’ın meal edilip edilemeyeceği, çay ve kahvenin haram olup olmayışı gibi mühim (!) sorulara cevap bulmakla meşguldüler. Halkın Sünnilikle bağlantısı arttıkça medeniyete de aynı oranda uzaklaşıyordu. Çünkü üçüncü asır âlimleri olmuş, olacak ve olabilecek her türlü müşkülü düşünmüşler ve ona göre içtihatlarını da yapmışlardı. Aman giren olmasın diye de kapıyı sıkı sıkıya örtmüşlerdi. Yeni ortaya çıkan her şey, yok edilmesi gereken bir bidatti. Nasıl ki Sünnilik, Arapların görkemli medeniyetlerini yerle bir etmişse, şimdi aynı işlevini Türkler üzerinde sahneliyordu.  

Elin gâvuru ise bu sırada tüm hurafe ve dogmalarından kurtuluyordu. Din olarak Araplara, askeriyede ve bürokraside devşirmelere, burjuvazide de gayri Müslimlere tercih edilen ve Osmanlı resmi evraklarında “aptal, şerli, pis Türkmen” [100] olarak vasıflandırılan ve asırlarca soykırıma uğratılan Türkler, gene de kadirşinaslık göstermişler, devletin her köşeden saldırıya uğradığı I. Dünya savaşında gemiyi tek terk etmeyen onlar olmuşlardır. Hem de milyonlarca kayıp vererek. Günümüzde ekserisi din düşmanı olan Alevilerin neden bu durumda olduklarını yazmama gerek yoktur sanırım. 

19. asra gelindiğinde (sözde) Müslümanlar, her alanda Batının karşısında kasırga önünde uçuşan samana döndüler. Nasıl dönmesinler ki, onlar basmakları üçer beşer tırmanmışlarken biz altışar yedişer inmiştik. Yarı sömürge Osmanlı’nın haricinde tüm İslam beldeleri kâfir postallarıyla çiğneniyordu. 1918’de bağımsız tek bir Müslüman devleti bile kalmamıştı. Ve bu istilacı ne Tatar’a ne de Hunlara benziyordu. Galibiyetleri sadece askeri alanla sınırlı değildi. Hayatın her alanında Müslümanları nakavt etmişlerdi. Bu yenilgi doğal olarak aşağılık psikolojisini doğurdu. Kendisine özgü ne değeri varsa ona düşman olan nesiller yetişti. Bu tufandan din de payına düşeni aldı. Süpürücü mantık sebebiyle Sünnilik yüzünden aldığımız ağır yenilgi, Kuran’a ve İslam’a fatura edildi. Dinin her türlüsüne alerji duyan Mehmetler, Ahmetler ve Mustafalar türedi. Öyle ki Batının önümüze sunduğu değerler mutlak hakikat olarak rağbet gördü. Eğer din mefhumu olacaksa da moderniteden onay aldığı sürece olabilirdi. Hatta Kuran bile bundan müstağni değildi. Günümüz Türkiye’sine bakacak olursak, ekstreme bireyleri hesaba katmazsak bu girdaba herkes tutulmuş görünmektedir. Kuran’a uymamak için çırpınan Sünni ve Şiilerin, moderniteye balıklama atlamaları hazindir. Eğer kuşun taşa çarpması gibi Kuran’a ender yönelmeler varsa bilin ki, bu da dini modern normlara uydurma gayretinden başka bir şey değildir.  

Ancak biz buna da “Elhamdülillah” diyoruz. Kuran sapasağlam elimizde, reçete orada yazılı. Demek ki yorgan döşek olmamışız ki tabibimizi göremedik. Bu din ALLAH’ın dinidir. Ne senin, ne benim, ne de başka birisinin. ALLAH elbette ki bu görevi yapamayan ümmetin yerine başka toplumlar getirmeye kadirdir. (5:54) Geçmişte olduğu gibi. Belki de Müslümanların titreyip kendilerine gelebilmeleri için böyle bir felakete ihtiyaç vardı. Kısaca değindiğimiz tarih, hep bittik dediğimiz yerden yeniden bitmemizle devam etmiş.  

Biz Mekke döneminin ilk günlerinde olduğumuzun bilincindeyiz. Ne Şiiler gibi tüm itikadımızı devleti ele geçirmeye, ne de Sünniler gibi devlete yaranıp resmi mezhep olmaya davamızı adamadık. Bizim mücadelemiz, ALLAH’ın davetçileri olabilmek ve çağrıcılığını yapabilmektir. Kimsenin üzerinde bir zorba değiliz. (88:22) Yalnızca Kuran’la öğüt vermeye çabalıyoruz. 

Tamamen gerçekçiyiz. Halkın çok büyük bir kısmının en temel dini vecibeleri bile yerine getirmediği bir ülkenin, tamamen İslami esaslara göre yönetilmeyi hak etmediğinin farkındayız. Namaz bile kılmayıp, mirastan bacısından çok pay almak için şeriat hükmünü talep edenleri, aile fertlerinden birisi öldürülüp katili birkaç yıl yattıktan sonra afla serbest bırakılan maktul yakınlarının kıyas isteklerini, sevgilisi (karısı bile değil) kendisini aldatınca yüz sopa vurmayı isteyenleri, banka faizindeki parası hortumlanınca tüm hortumcuların taksim meydanında ellerinin kesilmesini savunanları vs kaale bile almıyoruz. Çünkü İslam’ı önce kendisine ve evine getirmeyenlerin, kimseye verebileceği tek bir şey bile yoktur.  

Bizim sorunumuz devletle mevletle değil; Milletle. Evet, belki de ilk kez birisinden halka karşı olduğunu duydunuz. Popülizmin yegâne ölçüt olduğu dünyamızda böyle bir sözü söylemek yürek ister, duymak da… Biz halka karşı hakkı savunuyoruz. Devletler, örgütler, cemaatler, mezhepler yani her şey halktan oluşmakta. Biz, Rabbin “…Bir toplum gidişatını değiştirmedikçe ALLAH onların durumunu değiştirmez…” (13:11) ayetine iman etmişiz. %90’ından fazlasının şeriatla yönetilmektense Amerikan işgaline razı olduğu bir halkın, İslami sisteme layık olmadıklarını biliyoruz. İpini sermiş ununu elemiş ihtiyarlar haricinde, düzenli namaz kılma oranının % 10 bile olmadığı ve bu musallilerin de ancak binde birinden bile azının Hanif olduğu bir toplumdan, bu gidişatla ne köy ne de kasaba olmayacağının farkındayız. Bunun için, dünyayı oluşturmuş olduğu küçük gettosundan ibaret sanan ahmaklar gibi yel değirmenleriyle kapışmak gibi bir niyetimiz yok.  

Dedik ya, kimsenin üzerinde bir zorba değiliz. Yalnızca Rabbimizin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırma gayesindeyiz. (16:125) Eğer halk kendisini düzeltirse devletin de sistemin de otomatikman düzeleceğinin bilincindeyiz. %99’u Müslüman olan bu toplumun, yaptıkları demokrasi çığırtkanlıklarının binde biri kadar İslami propaganda yaparlarsa, hiçbir meşakkat çekmeden, her türlü yapı ve kurumun değişeceğini görebilmekteyiz. İnsanların, iki cihanda da rüsva olmak pahasına da olsa, kâfir bile olabilme haklarının kendilerinde mahfuz olduğunu kitabımızdan öğrenmişiz. (2:256)   

Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olduğumuz gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!)  görüp de pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar. İmanını, midye kabuğunda eciş bücüş zorlamayla çıkarılan ALLAH lafzına ipotek edenler, Kuran’ı tanıdıklarında evrenin her köşesindeki ALLAH damgasını görecekler. Böylelikle, uçurumun kenarındaymışçasına ve işler hep yolundayken yarım yamalak kulluk edenler (22:11), iman dağının doruklarına ulaşacaklar Nasıl olsa bağışlanacağız (7:169; 3:23, 24; 2:80-82) uydurmasıyla (23:102, 103)  miskinliğe mahkum olmuş ümmet, silkinip şaha kalkacak. Hem ALLAH’la hem de dünyayla arasına geçirilmiş bariyerleri aşarak, layık olduğu halifelik konumuna tekrardan kavuşacak. Ve ALLAH nasıl davranacağımızı test etmek için arzı bizlere verecek. (7:129) Çünkü yeryüzü ALLAH’ın Salih kullarına mirastır. (21:105; 7:128, 129; 22:41) 

İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. (39:3, 11) ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenler, (9:32; 61:8) yaklaşık beş asırdır göreceli bir zafer edinmişler. Lakin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları,  eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm bu korkuları, tedirginlikler, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar. (2:193; 8:39)  

Ben çok ümitliyim. Zaten ALLAH’tan, kâfirlerden başkası ümidini kesmez. (12:87) Teknoloji çağıyla gelen pek çok yenilik bizden çok şey götürse de, elbette ki kazanımları olacaktır. En azından iyiyle kötüyü ayıran bir elek vazifesi görecektir. İyi bir gelişme de var. Post modern göçebe bir toplum türedi büyük şehirlerde yaşayan. Hayatta kalabilmesi için günde 15 saat koşturmaca içerisindeki. Artık ortaya çıktı, ortaçağ beşeri mezheplerini ancak 11 ay yatıp 15 gün çalışan statik bir hayata sahip köylüler ve kasabalılardan başkası uygulayamaz olmuş. Çağdaş bedevilerin seleflerinden çok büyük bir artısı da mevcut. Gıpta edilebilecek bir bilgi seviyesine sahipler. Cahil cühelayı avutan masallar artık onları kesmiyor. Kritik bir eşiğe gelindi:  Ya onlar Kuran mesajını görüp ihya halkasına katılacaklar, ya da top yekûn dinden soğuyacaklar.  

Elimizde Kuran, tarihse önümüze ender bir fırsat sunuyor. Kuran bilgisayara atıldı bir kere. Sınırlar kalktı hem bilginin hem de insanın önündeki her yönüyle. Kuran’da zafer vaat ediyor ALLAH. (61:13; 40:51; 110:1-3) Hem de tüm gerçekliğiyle. Mutlaka doğacaktır Hakkın bize vaat ettiği günler. Belki yarın belki yarından da yakın. Bizler göremesek de…



[1] İspanya’nın Osman zamanında fethedildiği hususunda bkz. Taberi, Tarih 1 2817. M. Hamidullah, Aziz Kuran, s. 41; Zehebi, Tarihu’l-İslam, c. 6; s. 22
[2] Taiflilerin kabilesinin adıdır. Kureyş’ten sonra itibar ve kudret olarak onlar gelmekteydiler. Onlar da aynen Kureyş gibi kılıç zoruyla İslam’a girmişlerdir.
[3] Kıptiler, Yahudiler, Keldaniler, Aramiler, Asurîler ve Fenikeliler’den oluşan bu halklar Arapçaya çok yakın bir dile sahip olduklarından İslam’a girmeleriyle birlikte behemehâl Araplaşmışlardı.
[4] İbni Kuteybe, El İmame, c.1, s. 101-102; Taberi, Tarih, c.5, s.48; Zehebi, Tarihü’l İslam, c.2, s.541; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.273
[5] Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.400; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.160-161; İbni Kuteybe, El İmame, c.1, s. 101-102; Taberi, Tarih, c.5, s.48; Zehebi, Tarihü’l İslam, c.2, s.541; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.273
[6] İbni Esir, El Kamil, c.3, s.161; Yakubi, Tarih, c.2, s. 188-192; Taberi, Tarih, c.5, s.49; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.274
[7] Yakubi, Tarih, c.2, s. 188-192; Taberi, Tarih, c.5, s.49; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.274
[8] Minkari, Vak’atü Sıffin, c.512-514; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.405; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.165
[9] Yakubi, Tarih, c.2, s.191; Halife B. Hayat, Tarih, s.144; Taberi, Tarih, c.5, s.57-63; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.405-407; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s. 279; İbni Cevzi, El Muntazam, c.5, s.124
[10] Taberi, Tarih, c.5,  s.89-90; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.418; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.17
[11] Taberi, Tarih, c.5, s.164; Yakubi, Tarih, c.2, s.214; İbni Esir, El Kâmil, c.3, s.203-204
[12] Taberi, Tarih, c.5, s.160; İbni Esir, El Kâmil, c.3, s.204
[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: c.3, s.346-350.
[14] Taberî, Tarih, c. 7, s. 3 -13; İbni-i Esir, el Kâmil, c. 4, s. 40 -41;  İbni-i Kesir, el Bidaye, c. 8, s. 216;  İbni Abdirrabbih, Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 388; Yakubi, Tarih, c. 2, s. 250
[15] Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 228-229; Taberi-Tarih. c. 6, s. 194-197; Mesudi, Murûcu’z Zeheb c. 3, s. 64
[16] Taberi, Tarih c. 6, s. 221; Yakubi, Tarih c. 2, s. 241-242
[17] Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 230; Taberi. Tarih c. 6, s. 196
[18] İbni Abdi Rabbih, İkdülferid c. 3, s. 217-225; Taberi, Tarih c. 6, s. 222-260; Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 256-259; Zehebî, Alamünnübelâ c. 3, s. 203-211; Mesudî, Murucuzzeheb c. 3, s. 80-88
[19] Tarihi, Taberî, c. 7, s. 3 -13;  İbn-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 40 -41 ve İbn-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 216;  İbni, Abdirabbih, Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 388.
[20] Taberî, tarih, c. 7, s. 6 - 8; İbn-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 45 – 46; İbn-i Kesir, el bidaye, c. 6, s. 234.
[21] İbn-i Kesir, el-Bidaye, c.8, s.220-224; Taberi, Tarih, c.6,s. 483-495; Taberî, tarih, c. 7, s. 11; İbn-i Esir, el Kâmil, c. 3, s. 47
[22] Zehebî,  Tarih’ül İslam, c. 2, s. 356- 357; İbn-i Kesir, el-Bidaye, c.8, s.220-224; Taberi, Tarih, c.6,s. 483-495; Taberî, tarih, c. 7, s. 11; İbn-i Esir, el Kâmil, c. 3, s. 47
[23] İbni Abdirrabbih , Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 390; İbn-i Kesir, el Bidaye, c. 8, s. 224; Dineveri, Ahbaru't-Tival, s. 267.
[24] Zehebî, Tarih-ul İslam, c. 3, s. 114; İbni Kesir, el bidaye, c. 8, s. 329; İbni A'sem, Fütuh, c. 6, s. 275 – 276; Taberî, tarih, c. 7, s. 202
[25] İbn-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 332; Futuh-u İbn-i A'sem, c. 6, s. 279; Taberî, tarih, c. 8, s. 202 - 205.
[26] Taberî, Tarih, c. 7, s. 3 - 13; İbni-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 40 – 41; İbni Esir, El-Kamil c. 5, s. 64-66; İbni Kesir, El-Bidaye  c. 9, s. 303-304,357-361; İbni Esir, El-Kamil, c. 5, s. 173-176; İbni-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 216; İbni Abdirabbih, İkdu'l-Ferid, c. 4, s. 388; İbni Kesir, EI-Bidaye  c. 10, s. 47, 51-52, 55-58, 66-69
[27] Tırmizi, Sünen c. 4, s. 499.
[28] Bkz. Kitabımızın: “Hadislerin yazımı bir asır yasaktı.” Bölümü.
[29] Bernard Lewis, The Origins of İsmailism, s.48-89
[30] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 219-230
[31] İbni Tumert, eizzu ma yutlab; Muhammed Mahir Hammade, el-Vesaiku's-Siyasiyyeti ve'l-İdariyye fi'l-Endülüs ve Şimali İfrikiyye, s.228-229
[32] Welhausen, J.,Arap Devleti ve Sukutu, Çev. Fikret Işıltan, İstanbul,1960. s. 89; Taberi, Tarih, c.6, s. 439-445
[33] Taberi, Tarih, c.6, s. 439-445; Doğuştan günümüze Büyük İslâm Tarihi, Heyet, İstanbul ,1986,III,s.336.; A. Aziz Duri, İlk Dönem İslâm Tarihi, Çev. Hayrettin Yücesoy, İstanbul, 1991, s. 116; Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul, 1993, s. 10-11; Welhausen, J.,Arap Devleti ve Sukutu, Çev. Fikret Işıltan, İstanbul,1960. s. 89.
[34] Doğuştan günümüze Büyük İslâm Tarihi, Heyet, İstanbul ,1986,III,s.336.; A. Aziz Duri, İlk Dönem İslâm Tarihi, Çev. Hayrettin Yücesoy, İstanbul, 1991, s. 116
[35] Buhari. Cihat 95. 96: Menalîb, 26; Müslim, Fiten 64. 66: İbn Mace, Fiten 36: Tırmizi, Fiten 40: Ahmet Hanbel 11, 530; Nesâî,Cihâd 42; Müslim, Fiten 62. 63. 65, Nesai, Cihat 42; Sünen-i  Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/428
[36] Bai,Shouyi et al (2003).A History of Chinese Muslim, S.209-220, s. 222-226
[37] Mahmut Şakir Hz. Adem’den bu güne İslam tarihi 62. bölüm.
[38] Çerinin manevra kabiliyetini daralttığı ve bu hayatı kaldıramayacağı için sakatlar, göçebelikten çıkartılıp şehirlere yerleştiriliyorlardı.
[40] Catholic Encyclopedia, Arianism
[41] The Donatist Schism. External History." History of the Christian Church, Volume III: Nicene and Post-Nicene Christianity. A.D. 311-600
[42] Zekeriya Kitapçı, Türkistan'da İslâmiyet ve Türkler, Konya, 1988. s. 56-71
[43] Gök, Tanrı’yı ramzeder. Zaten mavi renginin Öz Türkçedeki adı köktür. Turquaz mavisinin Türklerin sembolü olması buradan gelmektedir. Eski ve yeni pek çok Türk devletinin bayrağı gök mavisidir. Tamamen teokratik bir devlet olan Köktürklerin ismi buna nispetledir.
[44] Türklerin eski dinlerinin adı “Şamanizm” değildir. Hatta “Şaman” kelimesi de hiç kullanılmamıştır. Din adamlarına “Kaman” denilmekteydi. “Şamanizm” adı bir galat-ı meşhurdur. Yarım asırdır konuyla ilgili araştırma yapan tüm saygın akademisyenler “Tengrism, Tengrianism ve Tengrianiti (Göktanrıcılık)” terimini kullanmaktadırlar. Doğrsusu da budur. Bkz. Hilmi Ziya Ülken, Anadolu örf ve Adetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, AÜİF. Dergisi, XXVII  s.5; Julie Stewart - Mongolian Shamanism    
[45] İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara, 1980, s. 54-64 ; Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara, 1988, s. 60
[46] Viyana Üniversitesi'nin Einführung in die Ethnologie Zentralasiens (Orta Asyanın Etnolojisi) adlı makalesinde Religion der frühen Türken und Mongolen (Eski Türklerin ve Moğolların Dini) adlı bölüm, S.110 (Almanca); Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara, 1988, s. 60
[47] Türk Mitolojisi, Murat Uraz
[48] İlginç bir şekilde Kuran da göğün ve yerin yedi kat olduğunu haber verir. Bkz: (2:29;17:44;  15:44; 23:17; 23:86; 41:12; 65:12; 67:3; 71:15; 78:12)
[49] Mehmet Aydın, Şamanizmin Eski Türk Dini Hayatı İle İlişkisi, IX. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara, 1994, II, s.492-493; Götter und Mythen in Zentralasien und Nordeurasien Käthe Uray-Kohalmi, Jean-Paul Roux, Pertev N. Boratav, Edith Vertes
[50] İslam’da Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî, Muhammed Ebu Zehra, c.1, s.164-165; İrfan Abdülhamid, İslam'da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları , s.125; B. Topaloğlu, Kelam ilmi, s. 183
[51] İslam’da Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, 1/171-174;
[52] A. Yaşar Ocak Babailer isyanı (Aleviliğin tarihsel altyapısı)-, Dergah Yayınları, 2.Baskı, 1995 s.2, 63-67, 84-88; Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul, 1993, s. 10-11; Tahir Harimi Balcıoğlu, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, İstanbul, 1940, s. 31-32, 47-49, 152-154; Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, (Çev. Yıldız Moran), İstanbul, 1979, s. 204, Mustafa İlhan, Köprülüzade Mehmet Fuat ve Türkiye Tarihi, Kayseri, 1991 (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), s. 140;  Hüseyin Gazi Yurtaydın, İslam Tarihi Dersleri, Ankara, 1982, S. 56; [52] Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul, 1980, s.157; Nizamül-Mülk, Siyasetname, çev. Nurettin Bayburtlugil, İst. 1981, s. 259, 282, 284, 285, 315, 316, 324
[53] Hüseyin Gazi Yurtaydın, İslam Tarihi Dersleri, Ankara, 1982, s.76:84; Ahmet Vehbi Ecer, “Tarihte Türkler, İslamiyet ve Mezhepleri”, Erdem (Atatürk Kültür Merkezi Dergisi) Türklerde Hoşgörü Özel Sayısı, C. 8, Sayı: 23, Özel Sayı: II, s. 489
[54] İbni Esir, el Kâmil, c.10, s.33-37; Mikail Bayram, Selçuklular döneminde bilimsel ortam, s. 12; İbn Tağriberdi, en-Nucumu'z-zahire, c.5, s. 54; Şerafettin Yaltkaya, Selçukiler Devrinde Mezahib, s. 104; Kemal Işık, Mutezile’nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, s.28
[55] Mikail Bayram, Selçuklular döneminde bilimsel ortam, s. 12
[56] İbni esir, el Kamil, c.10, s.33
[57] Mikail Bayram, Selçuklular döneminde bilimsel ortam, s. 14
[58] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, s: 281; İ. Kafesoğlu, “Selçuklular”, s.393
[59] Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtının Kuruluşu; Futuvva. Studien Islamica, V. 294-291.
[60] Prof. Dr. Mikail Bayram, Selçuklular Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğe Etkisi; İbn Cevzî, Mir’atu’z-Zaman, s.293
[61] Prof. Dr. Mikail Bayram, Selçuklular Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğe Etkisi
[62] İbn Bibi, s.498; el Huart, “Keyhusrev II”, The Encylopaedia of İslam
[63] “Sünni Farslar” ibaremiz size garip gelmesin. Şiiliğin çıkışı İran menşeli ve büyük bir kısmının İrani olmasına rağmen Safevilere kadar Farslar arasında Sünnilik de eser miktarda da olsa görülüyordu. Şiilik, İlhanlı hanı Olcayto’ya kadar İran’da resmi mezhep olamamıştı. Bu vesileyle halkın kahir ekserisi Şii olmasına rağmen aristokrasi ve Kalemiye ehli Sünni idiler. Zaten Sünni literatürün belkemiğini oluşturan ağır topların çoğu Fars kökenlidir. Abbasi bürokrasisinin temel direği de olan bu azınlık ama etkili grup, Selçukluyu Nizam’ul Mülk’le ele geçirdi. İran ve Irak’ı istila eden Hülagü’ye Şii halk destek verdiğinden bu küçük ama etkin grup buradan kovuldu. Kendilerine kucak açan Türkiye Selçukluları devletinin kimyasını, tamamı eğitimli olan bu güruh kolaylıkla değiştirebildi. Böylelikle başkent Konya’ya Karamanlı Mehmet Beye kadar Farsça ve Sünnilik hâkim olmuştur.
[64] Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul, 1980, s.117; M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1984, S. 14; Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Ankara, 1992, S. 24; Emel Esin, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi Ve İslam’a Giriş, İstanbul 1978, S. 89; Zeki Velid Toğan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981 s.220
[65] Osman Çetin, Anadolu’da İslamiyetin Yayılması, İstanbul, s.158; Tahir Harimi Balcıoğlu, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, İstanbul, 1940, s.162-163
[66] Aksaraylı Keramettin, Müsameretu'l-Ahbâr, s. 75; Prof. Dr. Mikail Bayram, Bacıyan-ı Rum, Türkler, yeni Türkiye yayınları, c.6, s.365-379; A. Yaşar Ocak Babailer isyanı (Aleviliğin tarihsel altyapısı)-, Dergah Yayınları, 2.Baskı, 1995 s.2; Yrd.Doç.Dr. Metin Bozkuş, Anadolu Selçuklularında Sosyal, Dinî ve Mezhebî Yapı;  Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul, 1980, s:39-41
[67] İbnu’l-İbri, S.439-489; Speculum Historium, 30:139
[68] İbnu’l-İbri, s.489; Menakıbu’l Kudsiyye fi Menasıbi’l- Ünsiyye. Haz. İsmail E. Erünsal-A. Yaşar Ocak, İstanbul 1984: 42-44; Aşık Paşaoğlu Tarihi. Haz. Nihal Atsız, 2. Basım, Ankara 1992: 165; Mikail Bayram, “Baba İshak ve Ahi Evren”, Diyanet Dergisi, XVIII, 1979 s. s. 69-78
[69] Ebu Ferec Gregory, el Evamirü'l alaiyye, s. 528-530; Mikail Bayram, Ahi Evren Mevlana mücadelesi, s. 139-142;
[70] Mikail Bayram, Ahi Evren Mevlana mücadelesi
[71] Mevlahum’un fihi ma fih adlı kitabı 15. bölüm; tamamen Moğollara düşman olan halkın, bu kinlerini “Moğollar ALLAH’ın askerleridir” ifadesiyle dizginleme çabasının ürünüdür. Bu babda Mevlahum’a Moğollarla ilgili birçok soru sorulmuş, cevaplar ise hep Moğolları haklı çıkarır tarzda verilmiştir.
[72] Aşık   1990: 18; Hacı Bektaş Veli-Velayetname. Haz. Esat Korkmaz, İstanbul 1995: 37-38; Eflaki, Menakıbu’l-Arifin, 381; Fuat Köprülü, İslam Ansiklopedisi, 461-463
[73] Mehmet Suat Bal, Türkiye Selçuklu Devleti Tarihinde Bir Dönüm Noktası; II. İzzeddin Keykavus Dönemi
[74] Mikail Bayram, Ahi Evren Mevlana mücadelesi, s.41-46
[75] Paul Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un zaptına”, çev: H.İnalcık, Belleten, VII/27, 1943; Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar Dergisi, OBİV, Eren Yay., İstanbul 1993, s. 10 Yazıcızade Ali, Tarih-i Âl-i Selçuk, Topkapı Sarayı Revan Köşkü ktp. nr. 1391, s. 465; Kemal Yüce, Saltuknâme’de Tarihî Dinî ve Efsanevî Unsurlar, Kültür Bak. Yay. Ankara
[76] Mikail Bayram, Ahi Evren Mevlana mücadelesi, s.213-218
[77] Osmanlı devletinin kurucusunun adı Otman’dır. Otman: ateşçi demektir (od: ateş, man ise isim fail ekidir. “Göçmen, öğretmen” örneklerinde olduğu gibi.  Sondaki d ise t ye dönüşmüştür.) Ne hikmetse asırlar sonra devletin her şeyi değiştirildiği gibi kurucusunun ismi de üçüncü halifeye nispetle değiştirilmiştir. Batılıların Ottoman demeleri bu sebepledir. Onlar bizim tarihimize bizden daha vakıflarmış anlaşılan.
[78] Bedri Noyan, Hacı Bektaş Veli manzum vilayetnamesi, s. 76-79
[79] Timur: Turkic conqueror at Encyclopedia Britannica; Encyclopedia of Islam, Timur lane; Jean-Paul Roux (2000). Historie des Turks; Islamic world: at Encyclopedia Britannica. "Timur (Tamerlane) was a Turk, not a Mongol; and he aimed to restore Turkic power." ; Timurids at Encyclopedia Britannica; Grousset, René (1988). The Empire of the Steppes: A History of Central Asia. Rutgers University Press, s..409
[80] Hz. Hüseyin’in torunu olan Zeyd, h. 121 yılında 114 bin küfeli Şii’nin kendisine biat etmesiyle Emevilere isyan etti. Ancak Şiiler onu satarak savaş meydanında yanında sadece 213 kişi kaldı. Ve hepsi şehadet şerbetini içtiler. Bkz. İbni Esir, El-Kamil, c. 5, s. 121, 202-208; Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, c.4, s.47-49.; İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebu Zehra, c. 2, s.137-139; İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslamoğlu,  s. 108-114; Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, s. 51-59; Mesudi, Murûcu'z-Zeheb, c. 3, s. 175-183
[81] Fisher, W.B.; Jackson, P.; Lockhart, L.; Boyle, J.A. : The Cambridge History of Iran, s.55
[82] Paul.Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402–1453)”, Belleten, VII/27,1943, s. 563
[83] Paul.Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev: Fatmagül Berktay, Kaynak Yay.,Ankara 1985, s. 60
[84] Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt XV. Yüzyılda İran’ın Millî Bir Devlet Haline Yükselişi (Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu), Ankara 1992, s. 6-7
[85] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, Ankara 1988, s. 226; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul 1993, s. 1; Walther Hinz,Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt XV. Yüzyılda İran’ın Millî Bir Devlet Haline Yükselişi (Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu), Ankara 1992, s.17-19; Adel Allouche, The Origins and Development of the Ottoman-Safavid Conflict (906-962/ 1500-1555), Berlin 1983, s. 44-46
[86] Bernard Lewis, "The Cambridge History of Islam", Cambridge University Press, 1977. s. 394; Ira Marvin Lapidus, A History of Islamic Societies, Cambridge University Press, 2002. s. 233; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul 1993, s. 2; Bernard Lewis, "The Cambridge History of Islam", Cambridge University Press, 1977. pg 394
[87] Faruk Sümer, Safevî Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1992; Oktay Efendiyev, Azerbaycan Safeviler Devleti, Bakü, 1993; Tofik Necefli, “Şah İsmail’in Sultan II.Bayezid’la Karşılıklı Münasebetlerinin Muasır Türkiye Tarihine Eksi”, Haberler, Sayı 8, Bakü, 2007, s.33-39; Tahsin Yazıcı, Safevîler, İslâm Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1993, s. 54; Roger Savory. "Iran Under the Safavids", Cambridge University Press, 2007; Brenda Shaffer. "Borders and Brethren", MIT Press, 2002; Massoume Price. "Iran's Diverse Peoples", ABC-CLIO, 2005; M Celâlettin Yücal. "Dış Türkler", Hun Yavınları, 1976, s. 77
[88] Hafız Hüseyin Kerbelayî Tebrizî, Ravzetü’l-Cinân ve Cennetü’l-Cinân, C. II, Tahran, 1349, ss. 200- 202; Faruk Sümer, Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1992 s.1; Danışman Zuhuri., (1965), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. I, XIV,İstanbul,1965, C. V, 99
[89] Şinasi Altındağ,  ”Selim I”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B., C. XI, 1966 İstanbul. s.425; J.P. Hammer, (1330 h.) Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Terc. Mehmed Ata, C. I-X, İstanbul, c.6, s.66
[90] Yavuz: Türkçede, kan emici, gaddar, zorba, zalim ve despot manalarına gelir. Türkmenler kendilerine ettikleri zulümden ötürü isminin hilafındaki bu lakabı koymuşlardır. Çünkü selim: yumuşak huylu, barışsever demektir. Bu lakabın mahiyeti zamanla unutulmuş olacak ki insanlar çocuklarına bu ismi koyar olmuşlar…
[91] Otmanlı, Yavuz öncesinde Osmanlı olmadığı gibi Sünni de değildi. Bu ilginç doneye onlarca delil sıralayabiliriz. Devletin ordusunun (yeniçerilerin) Bektaşi olması yeterlidir kanımca.
[92] John Kingsley Birge, The Bektashy Order of Dervishes;   s.132
[93] John Kingsley Birge, The Bektashy Order of Dervishes; s. 56-59
[94] Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celali İsyanları, İstanbul: CemYayınevi, 1995 93-117
[95] Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası Celali İsyanları s.70; Prof dr.Mustafa Akdağ, medreseli isyanları, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. 1-4,1949. 361-387; Prof dr. Can Aktan, Osmanlı devletinde vergi isyanları 
[96] Mustafa Akdağ, Celali isyanlarından büyük kaçgunluk;
[97] Abdulkadir efendi, Vekayinâme, Süleymaniye kütüphanesi, s.80; Mustafa Akdağ, Celali isyanlarından büyük kaçgunluk
[98] Günümüzde geri zekâlı manasında kullandığımız “aptal” kelimesi de bu günlerden kalmıştır. Türkmen dervişleri kendilerine bedel kelimesinin çoğulu olan “abdal” nitelemesini kullanıyorlardı.  Pir sultan abdal, abdal Musa, Kaygusuz abdal örneklerinde olduğu gibi.
[99] Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul 1993, s 2-4
[100] BOA, Mühime Defteri [ MD], nr 140, s. 185; . BOA, MD, nr. 139, s.347; MD, nr. 139, s. 405-406. 
 

Bu sitedeki tüm materyaller Allah rızası için vakfedilmiştir. Kaynak göstermek koşuluyla, izne gerek duyulmadan her türlü iktibası yapabilirsiniz.

www.hukumallahindir.com 

 

Hüküm Yalnız Allah'ındır isimli kitabımıza göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederiz.