Hanif Murat

Hüküm Yalnız Allah'ındır!

Anasayfa Kitabın Yankıları HÜSRANDAN FELAHA
HÜSRANDAN FELAHA

MEHMET ÇAĞLAR 

Çocukluk yıllarımda, atalarımdan aldığım kültürel Ehli Sünnet dinimi 4 yıl önce İran’da molla olan abimin Türkiye’ye ziyareti sırasında beni Şia yaparak değiştirmesiyle başlamıştı benim dini serüvenim. İlk hüsranımdı bu. Abimin söylemleri ve şia olmamın nedenleri şunlardı: Dinde mezhepsel bölünmelerin olmayacağı ve dört hak mezhep doktrininin bir palavra olduğu, Kuran’sız dinin olamayacağı. Aslında abim de bilmiyordu tam olarak hangi görüşün doğru olduğunu o dönemlerde.  

Aradan çok geçmedi, ben de madem dinde bu denli karışıklıklar ve birbirine girmeler var o zaman bana düşen bunu araştırmaktır diyerek İran’a gittim ve ikinci hüsranımı yaşadım. O çok güvendiğim, dinin kalesi olarak gördüğüm İran’ın aslında çok iyi süslenmiş, sadece müşteri odaklı çalışan bir devlet olduğunu gördüm. İslam dini eğitiminin ve onlarının imamlarının dili olan Arapçayı 3 yıl öğretmeyeceklerini söylediler Fars mollalar. Farsça ve Fars tarihini öğrenmek daha elzemmiş orda meğersem.

Bunun neticesinde İran’daki eğitimime derhal son vererek Suriye’ye Arapça öğrenmek ve medresi ilimler almak için hareket ettim. Suriye’deki Şiaların merkezi olan Seyyide Zeynep’e gittim ve derhal medrese araştırmalarına koyuldum. Tabi birçok Şia müctehidinin medresesinin bulunduğu bu semtte, ilk olarak İranlıların Ayetullah İmamul Humeyni Hawza'sına başvurdum. Orada Arapça başlangıç eğitimi olmadığını, sadece Arapça bilenleri okuttuklarını öğrenince bir başka İranlı müçtehit olan Şirazilerin medresesine yazıldım. Burada da bir hüsran yaşadım. Çünkü bu okulda da yeteri sayıda öğrenci olmadığı için temhidi aşaması denilen sınıfı oluşturamamışlardı. Ben olayları pek bilmeyen saf bir çocuk edasıyla onlara: “Neden diğer medreselerdeki ilk aşama öğrencilerini de birleştirip Arapça temel eğitimi veren bir temhidi sınıfı açmıyor bu mollalar?” demiştim. Karşımdakilerden çok içten ve ''şu safa bak'' edası içerisinde bir gülüş aldım. Bana şöyle demişti o gülenlerden bir arkadaşım: ''Bu medreseler ellerinden gelse birbirlerini yiyecek. Daha düne kadar büyük kavgalar yapıyorlardı. Birbirleri arasında kıran kırana süren bir rekabet var. Bırak ortak sınıf açmayı, aynı çadır altında Hz. Hüseyin için birleşmiyorlar.''  

Evet, yine bir hüsran yaşamıştım ama nihayetinde öğrenciler bulunmuş sınıf açılmıştı ve bende 1 yıl o okulda eğitim aldıktan sonra Şam merkezindeki Sünni okullara gittim. O okul senin, bu okul benim derken 1 yılımı daha geçirmiştim.  Bu sırada internetten birkaç Kurancı siteye tevafuk ettim.  Kafam iyice allak bullak olmuştu. Kerbela, Şam ve Paris arasındaki fikirsel çalkantılı gidiş gelişlerim bana iyiden iyiye ızdırap veriyordu.  Tabi ki bu süreç inancımı da gitgide kemiriyordu. O eski heyecanım ve şevkim kalmamıştı. Çok değil birkaç yıl önce askeriyede bile kimseden korkmadan kükreyen ben, sinmiş ve içime kapanmıştım.  

Yalnızdım artık. Beni bilen bir Rabbim vardı. Din ile ilgili kimseye tam olarak yakınlaşamıyordum. Çünkü etrafımdaki mezhepler ve doktrinler karmaşası içerisinde herkes birbirine zıt görüşleri yaşarken, bana gelince top yekün birleşiyorlardı. İyice içime sinmiştim. “Dinde tek hüküm kaynağı Kuran’dır!” söylemini bile savunamıyordum. Ben de savunma psikolojisine girmiştim haklı olan ve saldırması gereken taraf olmama rağmen.  

Dualar etmiştim Rabbime: “ALLAH'ım ne olursun! Beni, benim gibi düşünen ve içimi kemiren binlerce soruma cevap verebilecek birisiyle karşılaştır.” diye. Uzun süren bu dualarımın ardından yüce Rabbim karşıma birisini çıkarmıştı. Çok tesadüfî olmuştu onunla tanışmam. Üç müşrik arkadaşımın onun evine yemek yemeye giderken beni de yanlarında çağırmaları ve yemek sırasında onlarla çok ateşli bir sözlü çarpışmasıydı onunla tanışmama vesile olan. Çok şaşırmıştım: o güne kadar hep dilimin ucuna gelen ancak kendime bile ifade etmekten imtina ettiğim görüşleri bangır bangır bağırıyor, “Ben Hanif Müslümanım!” diyordu. Muazzam bir bilgi çuvalını yanında taşıması ve muhatapların tüm savlarını nakli ve akli delillerle hiçbir şüpheye mahal vermeden savuşturması orada bulunan herkes gibi beni de büyülemişti.  

Kendisine karşı beslediğim küçük tedirginliklerim, o gün beni yemekten sonra diğer arkadaşlarım gitmesine rağmen bırakmamış ancak akşama kadar yaptığımız sohbet sırasında gitmişti. Ne yalan söyleyeyim ajan bile sanmıştım ilk zamanlarda.  Aynı anda üç dilde birden tebliğ yapan, makaleler yazan hemen hemen her konuda müthiş bilgi birikimine sahip olan böyle birisi ancak kitaplardan öğrendiğim İngiliz casuslarının yetiştirdiği bir ajan olabilirdi. 

Ama sonra geniş bir şekilde düşündüm: Ajan olsa olsa bizdik. Köklerinin nerede olduğu belli olmayan cemaatlerin himmetleriyle lüks evimizde fındık fıstıkla besleniyorduk.  Oysaki o “Hanifim!” diyen diğer kişi, mali müşavir olmasına rağmen işini gücünü her şeyini bırakmış çok kötü şartlar içerisinde yaşıyordu. Tek göz bir oda olan evinde iki çatal, iki kaşık, iki tabak ve bir tane alüminyum tavasından başka her hangi bir ev aleti bulunmuyordu. Şam’ın o soğuk ayaz günlerinde halısı bile olmayan o barakada üzerinde yattığı minderinden ve kitaplarından başka hiçbir şeyi yoktu. Sırf ALLAH rızasını kazanabilmek için o harabede tek başına yaşayan adam bir ajan olamazdı elbette. 

İşin trajikomik tarafı; daha önceki oturduğu ev benim hemen penceremin önündeki derme çatma kömürlükten çevirme odaydı. Bir sene boyunca bir kaç metre uzağımdaki bir odada kalan bu adamla ben hiç selamlaşmamıştım bile. Üstelik ikimizde gurbetteydik ve aynı dili konuşuyorduk. Tabi bu büyük bir ayıbım ve eksiğimdir.  

İlk günkü sohbetimizden birçok şey öğrenerek ayrılmıştım. Bu adam bilgi doluydu ve yüksek bir ferasete sahipti. Bunu anlamıştım hemen. Bana içimdeki karmaşıklıkları imalı yollarla başka olaylar üzerinden vermeye çalıştığı örneklemelerle anlatabiliyordu. Onun bu örneklemelerini fark ediyordum ama ona hiç söylemek istemiyordum. Çünkü o benim iyiliğim için bunu yapıyordu ve onun benim iyiliğim için bir şeyler yapmasının önüne geçmek istemiyordum. Benden sadece bir yaş büyüktü ama ben ona “Abi!” demek istemiştim. Çünkü onda bir liderlik ruhu vardı. Ona “Hanif!” diye hitap etmeyi kendime yakıştıramamıştım bu yüzden.  Hâlbuki o güne değin kendimden on yaş büyüklere bile hep ismiyle hitap ederdim. 

Bir anda ayrılmaz iki abi kardeş olmuştuk. O güne kadar kendisiyle yakın arkadaşlık ve kardeşlik yaptığım, hayatları akademik ortamlarda geçmiş, uzmanlık sahaları içerisinde birçok çevre tarafından tanınmış kişilere nazaran çok ama çok daha fazla ferasetliydi bu adam ve bilgi yönünden çok daha isabetli bir hazinesi vardı. Çok değişmiştim kısa sürede. Artık ben o saray gibi evimi bırakmış, Hanif Murat abinin evine taşımıştım sanki. Çünkü her sohbetimizde yeni yeni bilmediğim şeyleri öğreniyordum. Benim o güne kadar yapmak isteyip de yapamadığım her şeyi gerçekleştirmişti zaten Hanif Murat abi. Her gün okulda molalarda beraber takılıyorduk ve eve beraber dönüyorduk. Şaşırtmıştı onunla arkadaşlığımız benim yakın arkadaşlarımı. Çünkü çok samimi olduğum müşrik ev arkadaşlarımı daha tanışmamızın üzerinden bir hafta geçmemiş olan Hanif Murat abiye değişmiştim. Müşrik arkadaşlarım, Hanif Murat abi hakkında ileri geri konuşmak istemiş ve bende çok sert bir şekilde kendilerini uyarmıştım. Okuldaki tüm yakın arkadaşlarım da şaşırmıştı çünkü artık onların yanlarına fazla gitmiyordum. Sadece milletin saygıyla karışık nefret duyguları besledikleri bu adamla takılıyordum.  

Hani insan sevdiği karakterleri taklit eder ya. Ben de yavaş yavaş Hanif Murat abi gibi olmaya başlamıştım her aşamada. Konuşmam, hitap tarzım, yürüyüşüm, yemek yiyişim vs. Ütülü gömlek pantolon giymiyordum artık. Çok düzenli yaşamımı alt üst etmiştim kısa sürede. Odam dağılmış, uyku saatlerimin düzeni gitmişti. Hatta evlenmeyi düşündüğüm Tatar kız bile kendisini terk etmemle yıkılmıştı. Artık benim için varsa yoksa Hanif davaydı.  

Temelleri önceden atılmış bu davaya sonradan katılmıştım ama hayatımın anlamı yaşam felsefem olmuştu. Sıyrılmıştı kafam bütün hurafelerden. Artık tümdengelim ve tümevarımı yerinde ve isabetli yapıyordum epistemik anlamda. Silmiştim o güne kadar öğrendiğim bütün felsefi, psikolojik, sosyolojik, siyasal ve sosyal bilimlerde edindiğim diğer bilgilerimi. Hepsini baştan şekillendirmeme yardımcı olmuştu Hanif Murat abi. Daha bir iştahla yaşamaya başlamıştım. Günde 20 saat uyumuyor, en az 15 saat kitap okuyor ve internette çeşitli araştırmalar yapıyordum Hanif Murat abinin direktifleri doğrultusunda.  

Uzun lafın kısası şunu anlamıştım: Benim hayatım 24 yaş+Hanif Murat abiyle geçirdiğim günlerden ibaretti. Hayatıma anlam gelmiş ve büyük bir uçurumun kenarından dönmüştüm. Dini, kanat olarak adlandırıyordum hep; bizi gitmemiz gereken yere ulaştıran. Kanatlarımı artık deve kuşu gibi sallamak için değil, kartal gibi uçmak için kullanıyordum. Önceleri ağzımda gevelediğim Hanifliğin gerçeğiyle tanıştırmıştı beni Hanif Murat abi. Yüce ALLAH'a her gün şükrediyorum hidayeti hakedecek bir şey yapmamama rağmen beni o günah bataklıklarından ve şirk inancının dikte edildiği görüşlerin içerisinden alıp, Hanif müminlerden yaptığı için. Beni böyle büyük bir insanla çok yakın arkadaş yaptığı için.  

Suphi gibi “bir acaip adamdı” Hanif Murat abi. Elinden düşürmediği Kuran’ı ve onlarca kaynak metin arasında 24 saat boğuşuyordu. Okul haricinde ender evden çıkardı.  Her birisi farklı bir cemaatin gönderisi olan Şam’daki Türklerden ümidini kesmişti.  Çevresinde kemik bir Arap grup oluşturmuş ve onlarla Kuran dersi yapıyordu.  Beni Cuma namazı için evine davet ettiğinde tarifsiz duygular yaşamıştım.  O Cuma namazı hayatımda kıldığım en haşyet verici namazdı.  Tamamen Kuran’a göre kıldırdığı namazın en can alıcı noktası, ikimizin haricinde diğer cemaatin Arap olmasına rağmen secdede Türkçe dua etmesiydi.  Zaten Abdulhay, Muhanned, Khalid ve Abdulbasit gibi arkadaşlara temel Türkçeyi öğretmişti bile.  

Sürekli makaleler yazıyordu Hanif Murat abi. Bana da okutuyordu bunları. Hazırladığı kitapları da okumuştum herkesten önce.  Yazım tarzı çok sıra dışıydı. Bu yeni bir tarzdı, yeni bir sinerjiydi. O güne dek okuduğum en mükemmel yapıtlardı bunlar. Kendisinin, başkalarına anlatmamamı tembih ettiği için burada kitaplardan daha fazla bahsedemeyeceğim. Ancak yayınlanan ilk kitabıyla ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum. 

Hanif Murat abinin “Hüküm Yalnız ALLAH’ındır” adını verdiği eserini okuduğumda, onun böyle başarılı yazı yeteneği olduğunu fark etmiştim ama yazı yeteneğinin de önünde gelen kelami mücadelesiydi. Kitapta bunu çok mükemmel bir biçimde, hiç bir itiraza yer bırakmayacak bir şekilde, tamamen bilgi çerçevesinde bizlere sunuyor. Bu kitapla mücadele ruhuma ilmi boyut geldi. Verdiği kaynakları tek tek okuyarak geçirdiğim için bir yandan da bu konulardaki bilgi hazinemi genişletiyordum. Kaynaklar derken şunu söylemek istiyorum: Kitabı benim yanımda hazırladığı için bende o yağmurdan nasipleniyordum. Kitabı hazırlarken yani konulara vesile olacak yaşanmış olaylarda yanındaydım zaten. Sadece bu kitabında değil ileride yayınlanacak diğer kitaplarında da. Arabıyla, Sünnisiyle, Şiasıyla, Ortayolcusuyla, Sünnimtraklarıyla. vs Kuran dışı hareket eden tüm gruplarla mücadelesinde yanındaydım. Çünkü o sürekli başka birileriyle, dindeki tek hükmün Kuran olduğuna dair sözlü bir çarpışma içerisindeydi. 

Okulumuzdaki “Edebül kadim” dersine giren profesör bayan hocayı her gün başka delillerle çıldırtıyordu. Kadın ortaya iddia atamaz, savlarını savunamaz oldu. Yine diğer bir hocamız belagat, mu'cem ve imla dersimize giren, Arap Birliği’nin ortak kuruluşu olan Arap Dil Kurumu’nda saygıdeğer ve kendisine müracaat edinilen Üstad Salim’i sürekli olarak dini konularda delillerle alt etmesi en güzel anlardı. Yani bu hocayı kötülüyorum da sanmayın çünkü çok iyi bir insandı. Hatta Hanif Murat abi sayesinde Murat abiye ve bana özel ders veriyordu. Sırf bu dinde üstlendiğimiz misyonumuzdan dolayı. Şeker gibi adamdı doğrusu ve Arapçada da çok derin bilgilere ve bizzat şahsi analizlere sahipti. Öğrettiği o ince tüyoları başka yerde bulmak güçtü.  

Her biri İslam adı altında farklı dinleri temsil eden akılsızlarla yaptığımız kelâmi mücadeleler de oldu. Öyle ki tartışacak adam bitmiş ve bizi görenlere yollarını çevirmekten baka bir yol kalmamıştı.  Bir gün kendisine sürekli tebliğ yaptığı Azeri bir arkadaşımız Hanif Murat abiyi Seyide Zeynep’e münazara için götürmüştü. Kafasındaki karışıklıklara öyle cevap bulmak istiyordu. Çağıranların hepsini tanıyordum. İçlerindeki en azılıları benim de eski mantık ve usulül fıkıh dersi aldığım, sadece 20 senesini Şialıkta ihtisasa ayırmış, bir kaç yıl sonrada Azerbaycan’ın müçtehitleri arasına girecek olan “Said Lenkerani.” 

Benim o güne kadar gözümde çok büyüttüğüm bu adamı görünce herhalde Hanif Murat abi bugün kötü bir hezimete uğrayacak diye korkuya kapılmıştım. Karşılıklı konuşmaya başlamışlardı önce. Derken havadan sudan, çok geçmeden dini konulara geçmişlerdi. Hanif Murat abi onlara karşı öyle deliller sunuyordu ki ben ağzı açık izliyordum. Hanif Murat abi tek başına o müctehid ve diğer 2 mollayı cebinden çıkarıyordu adeta. Hani uzak doğu dövüş filmlerindeki yaşlı kung fu ustası rahip ve onun karşına çıkan dünyanın birbirinden güçlü dövüşçülerin dövüşünde olur ya. Bu güçlü dövüşçüler bir sürü hareket yaparlar. Rahibe en yaklaştıkları anda rahip sakin tavırlarıyla 1 tane hareketiyle devirir ya işte öyle oluyordu sanki. O sihirbaz Şia mollalarının attığı bütün sihirden yılanları bir bir yutuyordu Murat abinin asası. Ee, sonuçta yaslandığı asa ALLAH’ın hidayet rehberi Kuran’dı neticede.  

Sonunda bir sürü kıvırmalar ve göz göre göre Şia dinindeki temel kaynaklarını inkâr etmeleriyle sonuçlanmıştı bu çarpışma. Çok şaşırmıştım. Üzerine yıllarca eğitim aldıkları, bu konularda ihtisas yaptıkları Şialığın temel kaynaklarını inkâr ediyorlardı. Öyle ki Kuleyni’nin El Kafisini bile inkar etmekten başka bir yol bulamadılar.   

Böyle bitmişti o gün. Bir daha ki sefer Seyide Zeynep’e Türkiye’den İslami araştırmalar yapmak için Şam’a gelen bir doçent hocama rehberlik yapmak için gitmiştim. Her gittiğimiz yerde bu meseleyi açıyorlar ve: “O zındık ne yapıyor?” diyorlardı. Çünkü Lankerani’yi felç eden genç bir Türk herkesi şok etmiş ve kendini göstermek isteyen mollalar Hanif ağabeyyle tartışmak için sıraya girmişlerdi.  Türk hocamız da çok merak ediyordu “Kim bu Murat?” diye. Halbuki onu tanıyordu ama ben söylememiştim.  

Esselamu ala men ittebeal hüda - Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun. 

Mehmet ÇAĞLAR  

 

Bu sitedeki tüm materyaller Allah rızası için vakfedilmiştir. Kaynak göstermek koşuluyla, izne gerek duyulmadan her türlü iktibası yapabilirsiniz.

www.hukumallahindir.com 

 

Hüküm Yalnız Allah'ındır isimli kitabımıza göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederiz.