Hüküm Yalnız Allah'ındır!
| Misyon |
|
Dünya tarihi, karmaşıklıkların ortaya çıktığı ilk günden itibaren hep hak ve batılın mücadelesine sahne olmuştur. Hak tarafının yegâne argümanı ALLAH’ın rızasını kazanmak iken, karşıt kampın pek çok itici, motive edici unsuru bulunmaktadır. Güç, iktidar, servet, şehvet, hayvani dürtüler ve ihtiras gibi olgular neticesinde batıl cephesi, her daim çok daha güçlü ve kalabalık bulunmaktadır. Bu vesilelerle yalnızca hakla mücadele etmekle kalmamışlar, hakikatin bitap düştüğü durumlarda kendi aralarında kozlarını paylaşmışlardır. Dolayısıyla Karl Marx’ın insanlık tarihini “kemik kavgası” teorisi üzerine oturtması yahut Freud’un tüm tarihsel olayların arkasına şehvet güdüsünü yerleştirmesi, batılın kendi içerisindeki mücadeleleri bir mantık zeminine oturtsa da, olayın hakikat cephesini de ele almadığı için güdük kalmaktadır. Günümüzde yalnızca bir avuç azınlık tarafından dillendirilmeye çalışılan iyiliğin, kötülük karşısında esamesi bile okunmadığından, batılın kendi içerisindeki mücadelelerine bakıp aldanabiliriz. Ancak hakikat yüksek ve güçlü bir şekilde dile getirildiği zaman, batılın tüm düşman kardeşlerinin hakkın karşısında nasıl da top yekûn işbirliği içerisine gireceklerini görmemiz sürpriz değildir. Manifesto da kısaca değindiğimiz üzere; bizler atalarımızdan dışı İslam, içi ise kof, tevhid görünümlü şirk düzenini teslim aldık. Şu günden bakıldığında kanımızı donduracak bu vahim duruma elbette bir günde ve kolaylıkla gelmedik. Ne acılar çektik, ne kadar soykırımlar gördük. Her geçen gün Kuran ve onu savunan Müslümanlar, her türlü iğrençliklerle sindirilirlerken, din bezirgânları Kuran’ı pasifize ettikleri oranda kendi hâkimiyetlerini yerleştirdiler. Ancak yeni bin yılda ortaya çıkan muazzam teknolojik gelişmeler neticesinde hakikatin yani Kuran’ın önündeki tüm sis perdeleri yavaş yavaş aralanmaya başladı. Dokunma çarpılırsın telkinleri eşliğinde duvara yapıştırılmış olan Kuran, öyle ya da böyle açılabilirlik edinir oldu. Bu ise üzerine ölü toprağı serilmiş ümmetin gençlerinde bir kıpırdanma yarattı. Suya atılan küçük bir taş gibi uzaklara gidilince etkisi azalsa da, sürekli yarıçapı genişleyen bir daire misali ilerlemeye başladı hakikat. Kim bilir belki de bu küçük taşlar, küfür okyanusuna aniden düşüp tüm tağuti sistemleri bir tsunami yaratarak yerle bir edecek Kuran meteorunun müjdecileridir. İşte bizim misyonumuz da elimizden geldiği kadar çok taşı okyanusa atarak en azından safımızı belli edebilmektir. Aldığımız nefes gibi gerçek olan mahşer gününde Rabbin huzuruna çıktığımızda: “Ya Rab biz elimizden geleni ardımıza koymadık.” diyebilmektir. Çünkü ALLAH Kuran’ında mesajı bilip de haykırmayan dilsizlere (2:18; 2:171; 6:39; 8:22) , kendisi doğru yolda olsa da batılın yandaşlarını uyarmayanlara (7:164-165), ALLAH’tan değil de kullardan korkarak üç maymunu oynayanlara hem dünyada hem de ahirette çok acı bir şekilde azap edeceğini belirtiyor. Maalesef sonunu bile bilmediğimiz üç günlük dünya için ebediyetimizi mahvedecek kadar cesur değiliz. Onun için yerimizde duramıyor ve yapabileceğimizin en iyisini ortaya koyabilmek için çırpınıyoruz. Bizi tek ümitlendiren şeyse; yaratanın kimseye kapasitesinin üzerinde yük yüklemeyeceğini buyurmuş olmasıdır. (2:286; 7:42; 23:62) Öncelikle bu davadan hiçbir şekilde maddi, manevi ve siyasi rant peşinde olmadığımızı belirtmek isteriz. Zaten Hanif mesajı birazcık bilenler, hele de böylesine erken dönemlerde ne gibi gailelerle karşılaşılacağını bilirler. Mevcut tüm ideoloji ve inançların karşısında olan, eğilip bükülmeyi münafıklık olarak addeden (68:9; 33:1), halkın karşısında hakkı savunan, her türlü tabu ve dogmanın üzerine yürüten bu çağrının, henüz yolun başındaki bizlerden bile dünyalık namına neler götürdüğünü bizi tanıyanlar bilirler. Rabbimiz inşallah onun yolunda gittiğimiz için maruz kaldığımız bu cefaları, işlediğimiz günahlara kefalet olarak kabul eder. (26:49-51) Ve gelecekte karşı karşıya kalacağımız daha büyük fitneler için direnç verir. Hak Teala, yüce kitabında (5:32) “…Kim bir insanı diriltirse tüm insanlığı diriltir.” buyurmaktadır. Kuran’ın sembolik anlamına vakıf olanlar buradaki diriltme eyleminin bir şahsın hidayetine vesile olmak olduğunu kolaylıkla çıkarabilirler. Zaten İsa’nın (as) mucize olarak ölüyü diriltmesinin (3:49) haricinde, tarih ikinci bir diriltme vakıasını yazmamıştır. Ayrıca pek çok ayet-i kerime de, kitaba varis olup da onu gerektiği gibi tebliğ etmeyenlere ciddi tehditler yöneltmiştir. (2:42; 2:140; 2:174; 3:187; 5:15) Yani tebliğ, imandan sonra gelen, tabiri caizse rezil de vezir de eden en önemli etmendir. Kurtuluşun tebliğ ve onun önünü açan cihattan geçtiği çok açıktır. Nitekim biz yeterli cesarete sahip ve ateşe dayanıklı (2:175) olmadığımız için, şu küçücük hayatımızı davet uğruna sebil etmenin dışında bir çıkar yol göremiyoruz. Bu gerekçelerle, Hanif mesajı ne kadar çok insana ulaştırabiliriz onun derdindeyiz. Bu misyonu hayata geçirebilmek için her türlü olanaktan azami şekilde faydalanarak, bu işi hobi olarak değil, profesyonel bir şekilde icra etmeye kararlıyız. Biz elbette ki hidayetin ALLAH’tan geldiğini biliyoruz. En sevdiklerimizi bile ne kadar çabalarsak çabalayalım ALLAH hidayet vermeden değiştiremeyeceğimizi de… (28:56) Amacımız çoklukla övünmek değil. (102:1) Taraftar sayımızı ve nüfuzumuzu da arttırmak (96:17-19; 72:24) gibi bir gayemiz yok. Biz çağrımızı ulaştırabileceğimiz herkese iletebilelim de, gerekirse ALLAH’ın pek çok nebisi gibi birkaç kişi kabul etmiş olsun. Bizim görevimiz; yalnızca ALLAH’ın çağrıcılığını yapmaktır. Gerisi yani hidayet O’na kalmıştır. 950 yıl (29:14) boyunca sabah akşam, gece gündüz davet yapsak ve sonucunda bir taka dolusu insana bile kabul ettirememiş bile olsak gözümüz açık gitmez. (71:1-28) Yeter ki biz elimizden gelen her şeyi yapmış ve ulaşabileceğimiz maksimum insana ulaşabilmiş olalım. Bu konuda profesyonel olduğumuzu söyledik. Nasıl ki basit bir ticari ürünü pazarlamak için yüzlerce işletme taktiği uygulanıyorsa, biz de Hanif çağrıyı kitlelere ulaştırabilmek adına her türlü stratejiyi hayata geçireceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın. Kuran’ın emirleriyle çelişmemek koşuluyla her türlü varyasyonu bıkmadan usanmadan hayata geçireceğiz. Hedefimiz; önce kendi ailemiz ve çevremizden (26:214) olmak üzere, şehrimiz, sonra ülkemiz, daha sonra tüm Türk dünyası, daha da sonra tüm İslam alemi ve de en nihayetinde tüm dünyaya Hanif İslam çağrısını ulaştırmaktır. Eğer ALLAH bizi bu yolda muvaffak ederse uzaya çıkıp başka yaratıklara daveti iletmek için çırpınacağımızdan emin olun. Şimdi bu söylemler bazılarına mübalağa bazılarınaysa komik gelebilir. Ancak Kuran’a gereği gibi iman eden kimseler, içimizdeki bu heyecanı ve büyük idealı yadırgamayacaklardır. İslam tarihi de bu söylemlerimizin ütopya değil yaşanmış hakikatler olduğunu teyit eder. Hanif mesajla tanışıp, tarihte hiçbir yerleri olmayan bedevi Arapların, çeyrek asırda daveti Hindistan’dan Fransa’ya kadar yaymaları vakıadır. Gene Moğolistan çöllerinde yaşayan Yörük Türkmenlerin, sadece birkaç asırda bilinen tüm dünyayı İslam’a açmaları materyalist tarihçilere şaşırtıcı gelse de bizler için olağandır. Bu mukaddes davada öncelikli amacımız; ancak forum köşelerinde üç beş namazsız, oruçsuz, cihatsız, tesettürsüz, inançsız, saygısız, laikçi ve modernist çakallar eliyle gözden düşürülen, yıpratılan ve tahrip edilen Hanif kimliğe hak ettiği saygınlığı iade etmektir. Tek amaçları mütedeyyin kesimi Kuran’dan soğutmak olan bu illetler yüzünden ciddiyetsiz bulunan ve doğal olarak da kaale alınmayan Kuran çağrısının önüne çöreklenmiş bu kişilerin maskelerini düşürmektir. Mesaj aklına yatsa da bu uyuz tipler yüzünden: “Acaba ben de sadece Kuran dersem bunlar gibi mi olurum?” diyerek çağrıdan ürkenlere: “Tek olarak Kuran’a iman edilerek daha samimi olunacağını” göstermektir. Şu an itibariyle bizim ortalama hesaplamalarımıza göre Türkiye’de bir şekilde Kuran mesajını duymuş 50 binin üzerinde insan vardır. Bunlara, uzun yıllardır televizyonlarımızın başköşesinde olan Yaşar Nuri’nin etkisiyle bilinçsiz, amelsiz, sadece savunma mekanizması olarak “Ben sadece Kuran’a inanıyorum” diyen yaklaşık yarım milyon kişiyi de eklediğimizde ilk etapta Hanif daveti duyduğunda damdan düşmüş gibi olmayacak epey bir yurdum insanı olduğunu gözlemleyebiliriz. İslamoğlu, Ateş, Bayraklı, Bayındır, Eliaçık vb gibi orta yolcu din adamlarının takipçilerinin de Hanif mesaja meyilli oldukları akıllardan çıkarılmasın. Hasılı, ilk seferberliğimiz her birisi ayrı bir mezhep görünümünde olan, dağınık, ortak bir ülkü birliğinden yoksun, kalabalık ancak bu oranda etkisiz, söylemde Kuran diyen ancak ekserisi eylemde Kuran’la pek de ilgisi olmayan bu gruba, tek bir üyesi dışarıda kalmayacak şekilde ulaşabilmektir. Bu kitle içerisinde ciddi bir hareket göremediği için köşesine sinmiş, çaresizlikten bireysel takılan ve elinden de pek bir şey gelmeyen ancak ortak bir sinerji yaratabileceğimiz ve sonuna kadar ALLAH’ın yardımcısı olabilecek olan yüzlerce Hanif yiğit olduğu su götürmez bir gerçektir. İşte asıl başarmamız gereken görev budur. Çünkü hem İslam’ın pek çok emri (Cuma namazı, hac, zekat, cihat vs) ancak bir ümmet olarak hayata geçirilebilir, hem de Türkiye’nin tamamına çağrı ancak bu şekilde iletilebilir. Sonuçta mesaj sanal ortamdan ziyade birebir temaslarla uygun bir şekilde anlatılabilir. Bunu başarabilmek için kurumsallaşmak şarttır. En basitinden Türkiye’nin hemen hemen her şehrinde Hanif Müslümanların tanışıp bir araya gelebilecekleri, Cuma namazı kılıp Kuran sohbetleri yapabilecekleri, halkaya yeni katılanları daha rahat adapte edebilecekleri gerçek platformlara ihtiyaç vardır. Bunun haricinde tebliğ faaliyetlerini elle tutulur bir şekilde hayata geçirebilmek için muhataplara dağıtılacak kitaplar, broşürler, dergiler, internet siteleri vs ancak böyle bir organizasyonla hayata geçirilebilir ve atıl bir vaziyette kalmaktan kurtulur. Eğer ALLAH nasip ederse böyle bir teşkilat ve çekirdek kadro oturtulabilirse çağrı kolaylıkla tüm Türkiye’ye ulaştırılabilir. Neden Türkiye diye sorulacak olursa, hamdolsun bizim ülkemiz dünyada İslam’ın en iyi yaşandığı ülke olmasa da Hanif çağrının en kolay iletilebileceği ülkedir. Halkımız ne Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan, Irak vb halkları gibi tutucu, ne de komünizmden yeni çıkan devletler gibi dine karşı alerji beslemektedir. Gene her türlü aykırı sesi demir balyozla ezen İran, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus vs gibi devletler gibi su katılmamış totaliter bir devlete sahip değiliz. Her ne kadar devletin Müslümanlara karşı hasmane tutumu tam manasıyla giderilmemiş olsa da, mezkûr örnekler yanında şükretmemek elde bile değildir. Miskinliği hayat felsefesi olarak benimsemiş Hindistan, Malezya ve Endonezya Müslümanlarından, dogmaları yerle bir eden Hanif mesaja erken dönemde ateşli bir şekilde sarılmalarını beklemek hayalcilik olur. Eğer Türkiye’de Hanif bir dönüşüm yaşanırsa, bu domino etkisinin önce tüm Türki cumhuriyetlerinde, ardından da tüm İslam âleminde taşları yerinden oynatması kuvvetle muhtemeldir. Müslümanların Haniflikte birleştikten sonra tüm dünya sistemini yerle bir etmesi gaz dolmuş odaya bir çakmak çakmakla eşdeğerdir. Bizim bu iddialarımızi megolomanyaklıkla açıklamaya çalışıp, bizlerle dalga geçenler çıkacaktır. İsterse tüm dünya bize katıla katıla gülsün. Biz gemimizi inşa etmekten bir an olsun caymayacağız. Hatta Kuran gemisine binenler bir elin parmaklarını geçmese de, biz ilk günkü heyecanımızı ve azmimizi ömrümüzün sonuna kadar yitirmeyeceğiz. Yeter ki biz bize düşen sorumluluğu en iyi şekilde icra etmiş olalım. ALLAH, Kuran’da zafer vaat ediyor. Biz buna yürekten iman etmişiz. Onun için bu kadar rahat ve korkusuzuz. Arkamızda Âlemlerin Efendisi var. Başımıza ne gelirse gelsin intikamımızı bizzat ilk elden O’nun alacağını bildiğimizden müsterihiz. (14:47; 15:79; 39:37; 43:41; 43:55; 44:16) Zaten öyle ya da böyle mutlaka vereceğimiz canımızı, O’nun yolunda vermekten daha akıllıca bir şey göremiyoruz. Hanif mesaj öyle ya da böyle halkımızın gündemine gelecektir. Biz olsak da olmasak da… Biz yalnızca kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Yoksa bu dinin sahibi istese yeryüzünde bir tek kâfir bile bırakmaz. Sadece bizi onlarla, onları da bizimle imtihan etmeyi murat etmiş. (47:4) Biz Mekke döneminin ilk günlerinde olduğumuzun bilincindeyiz. Ne Şiiler gibi tüm itikadımızı devleti ele geçirmeye, ne de Sünniler gibi devlete yaranıp resmi mezhep olmaya davamızı adamadık. Bizim mücadelemiz, ALLAH’ın davetçileri olabilmek ve çağrıcılığını yapabilmektir. Kimsenin üzerinde bir zorba değiliz. (88:22) Yalnızca Kuran’la öğüt vermeye çabalıyoruz. Tamamen gerçekçiyiz. Halkın çok büyük bir kısmının en temel dini vecibeleri bile yerine getirmediği bir ülkenin, tamamen İslami esaslara göre yönetilmeyi hak etmediğinin farkındayız. Namaz bile kılmayıp mirastan bacısından çok pay almak için şeriat hükmünü talep edenleri, aile fertlerinden birisi öldürülüp katili birkaç yıl yattıktan sonra afla serbest bırakılan maktul yakınlarının kıyas isteklerini, sevgilisi (karısı bile değil) kendisini aldatınca yüz sopa vurmayı arzulayanları, banka faizindeki parası hortumlanınca tüm hortumcuların taksim meydanında ellerinin kesilmesini savunanları vs kaale bile almıyoruz. Çünkü İslam’ı önce kendisine ve evine getirmeyenlerin, kimseye verebileceği tek bir şey bile yoktur. Bizim sorunumuz devletle mevletle değil; Milletle. Evet, belki de ilk kez birisinden halka karşı olduğunu duydunuz. Popülizmin yegâne ölçüt olduğu dünyamızda böyle bir sözü söylemek yürek ister, duymak da… Biz halka karşı hakkı savunuyoruz. Devletler, örgütler, cemaatler, mezhepler yani her şey halktan oluşmakta. Biz, Rabbin “…Bir toplum gidişatını değiştirmedikçe ALLAH onların durumunu değiştirmez…” (13:11) ayetine iman etmişiz. %90’ından fazlasının şeriatla yönetilmektense Amerikan işgaline razı olduğu bir halkın, İslami sisteme layık olmadıklarını biliyoruz. İpini sermiş ununu elemiş ihtiyarlar haricinde, düzenli namaz kılma oranının % 10 bile olmadığı ve bu musallilerin de ancak binde birinden bile azının Hanif olduğu bir toplumdan, bu gidişatla ne köy ne de kasaba olmayacağının farkındayız. Bunun için, dünyayı oluşturmuş olduğu küçük gettosundan ibaret sanan ahmaklar gibi yel değirmenleriyle kapışmak gibi bir niyetimiz yok. Dedik ya, kimsenin üzerinde bir zorba değiliz. Yalnızca Rabbimizin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırma gayesindeyiz. (16:125) Eğer halk kendisini düzeltirse devletin de sistemin de otomatikman düzeleceğinin bilincindeyiz. %99’u Müslüman olan bu toplumun, yaptıkları demokrasi çığırtkanlıklarının binde biri kadar İslami propaganda yaparlarsa hiçbir meşakkat çekmeden, her türlü yapı ve kurumun değişeceğini görmekteyiz. İnsanların, iki cihanda da rüsva olmak pahasına da olsa, kâfir bile olabilme haklarının kendilerinde mahfuz olduğunu kitabımızdan öğrenmişiz. (2:256) İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. (39:3, 11). ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenler, (9:32; 61:8) yaklaşık beş asırdır göreceli bir zafer edinmişler. Lakin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm bu korkuları, tedirginlikler, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar. (2:193; 8:39) Biz çok ümitliyiz. Zaten ALLAH’tan, kâfirlerden başkası ümidini kesmez. (12:87) Teknoloji çağıyla gelen pek çok yenilik bizden çok şey götürse de, elbette ki kazanımları olacaktır. En azından iyiyle kötüyü ayıran bir elek vazifesi görecektir. İyi bir gelişme de var. Post modern göçebe bir toplum türedi büyük şehirlerde yaşayan. Hayatta kalabilmesi için günde 15 saat koşturmaca içerisindeki. Artık ortaya çıktı, ortaçağ beşeri mezheplerini ancak 11 ay yatıp 15 gün çalışan statik bir hayata sahip köylüler ve kasabalılardan başkası uygulayamaz olmuş. Çağdaş bedevilerin seleflerinden çok büyük bir artısı da mevcut; gıpta edilebilecek bir bilgi seviyesine sahipler. Cahil cühelayı avutan masallar artık onları kesmiyor. Kritik bir eşiğe gelindi. Ya onlar Kuran mesajını görüp ihya halkasına katılacaklar ya da top yekûn dinden soğuyacaklar. Elimizde Kuran, tarihse önümüze ender bir fırsat sunuyor. Kuran bilgisayara atıldı bir kere. Sınırlar kalktı hem bilginin hem de insanın önündeki her yönüyle. Kuran’da zafer vaat ediyor ALLAH. (61:13; 40:51; 110:1-3) Hem de tüm gerçekliğiyle. Mutlaka doğacaktır Hakkın bize vaat ettiği günler. Belki yarın belki yarından da yakın. Bizler göremesek de…
|
Hüküm Yalnız Allah'ındır isimli kitabımıza göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederiz.

